PDF Archive

Easily share your PDF documents with your contacts, on the Web and Social Networks.

Share a file Manage my documents Convert Recover PDF Search Help Contact



aksamustusaatbes .pdf


Original filename: aksamustusaatbes.pdf

This PDF 1.4 document has been generated by Adobe InDesign CS5.5 (7.5) / Adobe PDF Library 9.9, and has been sent on pdf-archive.com on 04/06/2013 at 11:49, from IP address 176.42.x.x. The current document download page has been viewed 2878 times.
File size: 17.3 MB (61 pages).
Privacy: public file




Download original PDF file









Document preview


zaten bütün renkler eskidir.
dedi.
yüzünün bütün renkleri gibi
eskidir.
baktığın an kadar eski.
















kırlangıçlardan da önceydi

bu dünyada her daim
hiçbir Şeyi olmayanların yanında olacağım;
kendilerinden, o hiçbir Şeye sahip olmamanın
huzuru bile esirgenen insanların yanında.
Lorca

Ignacio Sanchez Mejias İçin Ağıt / Federico Garcia Lorca
I
SÜSME VE ÖLÜM

2
DÖKÜLEN KAN

Akşamüstü saat beşte.
Saat tam beşti akşamüstü.
Ak çarşaf getirdi bir çocuk.
akşamüstü saat beşte.
Bir sepet kireç hazırlandı
akşamüstü saat beşte.
Gerisi ölümdü, yalnız ölümdü
akşamüstü saat beşte.

Bakmak istemiyorum ona!

Rüzgar savurdu pamukları
akşamüstü saat beşte
Kristal ve nikel ekti oksit
akşamüstü saat beşte.
Boğuşur simdi güvercinle leopar
akşamüstü saat beşte.
Ve bir kalça üzgün boynuzla
akşamüstü saat beşte.
Başladı bordon sesleri
akşamüstü saat beşte.
Arsenik çanlar ve duman
akşamüstü saat beşte.
Köşelerde sessiz topluluklar
akşamüstü saat beşte.
Yalnız boğanın yüreği sen!
akşamüstü saat beşte.
İnerken karın teri
akşamüstü saat beşte.
İyotla kaplanırken alan
akşamüstü saat beşte.
Ölüm bıraktı yaraya yumurtalarını
akşamüstü saat beşte.
Akşamüstü saat beşte.
Saat tam beşte akşamüstü.
Tekerlekli bir tabuttur yatağı 
akşamüstü saat beşte.
kemikler, flütler çınlar kulağında 
akşamüstü saat beşte.
Böğürüyordu boğa alnında
akşamüstü saat beşte.
Odası bir gökkuşağı acıdan
akşamüstü saat beşte.
Süsen bir boru yeşil kasıklarında
akşamüstü saat beşte.
Güneşler gibi yandı yaralar
akşamüstü saat beşte.
kırarken camları kalabalık
akşamüstü saat beşte.
Akşamüstü saat beşte.
Ah, o korkunç beşte akşamüstü!
Beşi gösteriyordu bütün saatler!
Beşti saat akşamın gölgesinde!

Söyleyin doğsun ay,
bakmak istemiyorum çünkü
Ignacio’nun kumdaki kanına.
Bakmak istemiyorum ona!
Dolunay.
Durgum bulutların atı,
boz arenası bulutların
çitlerdeki söğütlerle.
Bakmak istemiyorum ona!
Tutuşur çünkü anılarım.
Haber verin yaseminlere
küçücük beyazlıklarıyla
Bakmak istemiyorum ona!
İneği yaşlı dünyanın
gezdirdi üzgün dilini
kuma saçılmış
kandan bir burunda
ve Guisando’nun boğaları,
yarı ölüm, yarı taş,
böğürdüler iki yüzyıl gibi
toprağı çiğnemekten yorgun.
Hayır. 
Bakmak istemiyorum ona!
Çıkıyor sıralara Ignacio
Sırtlamış bütün ölümünü
Şafağı aradı
ama yoktu şafak.
Güvenli profilini arıyordu
düş şaşırtıyor yolunu.
Güzelim gövdesine baktı
açılmış kanıydı bulduğu.
Bakmak istemiyorum ona!
Duymak istemiyorum fışkırmayı
gittikçe zayıflayan;
sıraları aydınlatan fışkırmayı
saçılıp kadifeye ve meşinine
susamış bir kalabalığın.
Kim söylüyor yaklaşmamı!
Bak demeyen bana!

Kapatmayın gözlerini
görünce boynuzları yanında,
ama korkunç anneler
kaldırdılar başlarını.
Ve yükseldi çiftlikler boyunca
gizli seslerin yeli,
göksel boğaları çağırırken
solgun sisin çobanları.
yoktu Sevilla’da bir prens
onunla boy ölçüşecek,
ne onun ki bir kılıç
ne öyle yalın bir yürek.
Aslanlardan bir ırmaktı
akıl almaz gücü,
mermer bir gövdeydi sanki
kusursuz bilgeliği.
Bir Endülüs Roması havası
yaldızlardı başını
zekadan ve bilgeden
bir sümbüldü gülüşü.
Ne güreşçiydi alanda!
Ne yaman köylü dağlarda!
Nasıl inceydi başaklara karşı!
Nasıl sert mahmuzlara!
Kırağılara nasıl yumuşak!
Nasıl da göz alırdı panayırda!
Nasıl heybetliydi
karanlığın son banderillalarıyla!
Ama sonsuz bir uykuda şimdi.
Şimdi yosunlar ve otlar
usta parmaklarla
açıyor kafatasının çiceğini.
Geliyor şimdi türküler söyleyerek
kanı:
türkü söyleyerek batıklıklar, çayırlar
boyunca
kayarak donmuş boynuzlardan,
sendeleyip siste cansız,
bin toynak üstünde tökezleyerek
uzun, karanlık, üzgün bir dil gibi
acılardan bir göl yapmaya
yıldızlı Guadalquivir’in orda.
Ah, ak duvarı İspanya’nın!
Ah, kara boğası acının!
Ah, katı kanı Ignacio’nun!
Ah, damarlarındaki bülbül!
Hayır.
Bakmayacağım ona!
Hiçbir kadeh taşıyamaz onu,
hiçbir kırlangıç içemez,
hiçbir ışık ayazı soğutamaz,
ne bir türkü, ne bir zambak seli,
hiçbir kristal gümüşle kaplayamaz.
Hayır.
Bakmayacağım ona!

3
UZATILMIŞ GÖVDE
Düşlerin inlediği bir alındır taş
ne kıvrılan suları var ne donmuş selvileri.
Zamanı taşıyan bir omuzdur taş
gözyaşı ağaçları, şeritler gezegenlerle.
Kurşuni yağmurlar gördüm dalgalara koşan
kaldırıp incecik delik deşik kollarını, 
yakalanmasın diye uzanmış taşa
ellerini çözüp kanı emmeyen.
Taşlar toplar çünkü tohumlarla bulutları,
tarla kuşunun iskeletini, yarıgölgenin kurtlarını
ama ne ses verir, ne kristal, ne ateş
yalnız arenalar, arenalar, duvarsız nice arenalar.
Yatıyor şimdi taşın üstünde soylu Ignacio.
Her şey bitti; ne oluyor? Bakın yüzüne:
ölüm solgun kükürtle kaplanmış
karanlık bir minotorun başını yerleştirmiş.
Her şey bitti. Yağmur işliyor ağzına.
Hava çılgın gibi bırakıyor çökük göğsüne,
ve sırılsıklam karın gözyaşlarından
Aşk ısıtıyor kendini sürülerin üstünde.
Ne diyorlar? Leş kokuyor sessizlik.
Buradayız işte uzatılmış gövdeyle sönüp giden
bir zaman bülbülleri olan o kusursuz biçim
doluyor şimdi dipsiz deliklere.
Kim katlıyor kefeni? Dediği doğru değil!
Türkü söyleyen yok burada, kimse ağlamıyor köşebaşında,
ne mahmuz vuran biri var, ne yılanı korkutan:
bir şey istemiyorum burada açılmış gözlerden başka
bakayım diye durup dinlenmeden bu gövdeye.
Gür sesli adamlar olsun istiyorum burada.
Atları yatıştıran, ırmakları çeviren:
iskeletleri ses veren, güneş ve 
çakmaktaşı dolu bir ağızla türkü söyleyen.
Onlar olsun istiyorum burada. Bu taşın önünde.
Dizginleri kopmuş bu gövdenin önünde.
göstersinler bana var mı çıkış yolu
ölümün kıskıvrak bağladığı bu kaptan için.
Bir ağıt göstersinler bana ırmaklar gibi
tatlı sisleri, dik kıyılarıyla, 
taşısın diye Ignacio’nun gövdesini, yitirsin diye
duymadan çifte soluğunu boğanın.
Yitirsin dile yuvarlak arenasında ayın,
çocukken kendini yaslı, sessiz bir boğa sanan;
yitirsin diye balıkların şakıdığı gecede
donmuş dumanın beyaz çalılarında.
Örtmesinler yüzünü ak mendillerle
alışsın istiyorum taşıdığı ölümüne.
Git, Ignacio: duyma sıcak böğürmeyi.
Uyu, uç dinlen: Deniz bile Ölür!

4
OLMAYANA CAN
Ne boğa biliyor seni ne incir ağacı,
ne atlar ne evindeki karıncalar.
ne çocuk biliyor seni ne de ikindi
çünkü ölüsün sen sonsuza kadar.
Ne taşın sırtı biliyor seni,
ne içinde için de çürüdüğün siyah saten.
bilmiyor seni sessiz anıların
çünkü ölüsün sen sonsuza kadar.
Sedef kabuktan borularla gelecek güz,
buğulu asmalar, kümelenmiş tepelerle,
ama kimse bakmayacak gözlerine
çünkü ölüsün sen sonsuza kadar.
Çünkü ölüsün sen sonsuza kadar
bütün ölüleri gibi yeryüzünün
bütün ölüleri gibi unutulmuş
cansız bir köpekler yığınından. 
Kimse bilmiyor seni. Kimse. Ama türkünü
söylüyorum ben.
Profilini söylüyorum geleceğe, inceliğini.
Anlayışının dile destan olgunluğunu.
Ölüme iştahını senin, ağzındaki tada.
Yiğit neşendeki kederi söylüyorum.
Kolay doğmaz, eğer doğarsa,
böyle katıksız, böyle güngörmüş Endülüslü.
İnceliğinin türküsünü söylüyorum inleyen
kelimelerle
anarak üzgün bir yeli zeytin ağaçlarında.

Çeviren : Erdal Alova,

Savaşın Ortasında Dili Tutulmuş Bir Kedi

Savaşın ortasında... 
Susamıştı 
Susuzdu 
Su dolmuş miğferden su içti 
Gözyaşları sudaki yüzüne damladı 
Yorulmuştu 
Yorgundu 
Eşi kaybolmuş postalın içine girip uyudu 
Savaş sonrasında... 
Kuş avlamayı bıraktı 
Günlük tuttu 
Kuşların kanatlarında getirdiği pastayı yedi 
Fareyle şakalaşıp 
Kelebeklerin dansına katıldı 
Karların eridiği bir gün 
Yanında bir kemancıyla 
Siyah renkli faytona zıplayıp 
Gitti 
O,kafasında şiir dolaşan ilk kediydi
 
Erdinç Özdemir

BEN BİR KATİLİM !!!
Ben bir katilim… İnsan hayatına değer vermiyorum. Amerika gibiyim. Fakat
kendimi de, işimi de ciddiye almıyorum. Yaşamak ya da ölmek umurumda değil.
Adamım Kurt Vonnegut’un dediği gibi “dünya, uzaylıların akıl hastanesidir.” moron
değilseniz, böyle bir gezegende iyi olunamayacağını bilirsiniz. Çünkü boyun eğişin
ürünü olan hiçbir iyilik, ahlaki değildir. Kurallara uymak, şahsiyetsizleşmeye
vardırır. Uygarlık disiplini denen şey, insanın olgunlaşmasını engelleyen sistemdir.
Ermişler gibi metropolden kaçıp tabiatla haşır neşir olmayı özendiren bir tek
reklâm göremezsiniz. Teknoloji aptalların kötülük yapmasını kolaylaştırmaya
adanmıştır. Eğitim, iş, aile, sağlık, iletişim, politika, güvenlik, eğlence…
Kısacası sistemin her ana unsuru, köleliğin şablonlarına uyarlanmış durumda.
Hakikatten umudumuz kesildi. Yalnızca bir sonraki yalanı merak etmek bizi
ayakta tutuyor. İnsanlar birbirlerinin dertlerini kusur sayıyorlar. Hayat, insanın
kaybetmekte olduğu bir oyuna dönüştü. Suç, ihlal, terör, delilik ve kaçışın
sunduğundan başka bir özgürlük seçeneği kalmadı. Suç artık cezalardan oluşan
işleyişe direnmenin adı olmuştur. İhlal gayri insani sınırların dışına çıkmaktadır.
Terör, bireyin özne niteliğini açığa vurmak için yapabileceği tek eylem türüdür.
Delilik, düşünmek, soru sormak ve en korkuncu itiraz etmektir. Kaçış artık intihar
teşebbüsü havası taşıyan bir vazgeçiş ve terk ediştir.Tersini de düşünebilirsiniz:
Küresel kötülük sisteminin bir parçası olduğumuz için otomatikman suçluyuz.
Sistemleştirilmiş ihlale angaje olmuş vaziyetteyiz. Korku düzenine itaat ettiğimiz
için rehine, bu yolla düzenin ömrüne ömür kattığımız için de teröristiz.
Düşünmüyoruz, çünkü deliyiz. Ve özgürlükten kaçıyoruz. Hapishanede idman
yapan mahkûmlarız…
Çağdaş meşruiyetin temeli, hakikat aleyhtarlığıdır. Birey ise körkütük budalalığın
bedenleşmiş halidir. Lakayıtlık ve münasebetsizliğimize rağmen, her nefes bizi
ölüme yaklaştırıyor. Cehennemi boylamayı göze almış olmanın rahatlığıyla hareket
ediyoruz.
Ben, işte bu kesin yenilgiyi neşeli hale getirmeyi umuyorum. Oyunu
hızlandıracağım. Suikast, bombalama, kundaklama, soygun ve adam kaçırmalarla
tansiyonu yükselteceğim. Halka silah, uyuşturucu ve sahte para dağıtacağım.
Güçsüz, yoksul, anonim ve sahipsiz olmak bir imtiyaz haline gelinceye dek!
Tüm ünlülerin vurulduğunu ya da rehin alındığını düşünün. Banka, resmi kurum,
holding, borsa ve medya binalarının; alışveriş, eğlence ve iş merkezlerinin havaya
uçurulduğunu hayal edin. Fabrika ve gemiler yanıyor. Herkes silahlı. Okullar tatil.
Ülke deri değiştiriyor. Ve paranın satın alamayacağı şeylerin dünyasına geri
dönüyoruz. Kaosun fitilini ateşlemek için şebekenin başına geçmeyi
bekliyordum…!
KARANKUŞ

zın

izzet yasar

VURKAÇ, GİRKAÇ!..
-Sonu meçhulden tekrar Lorca…
Sene 2013… Tarihe not, beşe bir kala!.. Bu yazıya girizgâh, beni ortadan bölüyor. Çünkü; Adnan Onart’ın yapısalcılık üstüne yazdığı bir yazıdan yola
çıkarsam, diyebilirim ki, hepimiz bir yapıya mahkûmuz ve karşısında duruyormuşçasına farkında olarak/ olmayarak
ona eklemleniyoruz.
O yüzden, yazının da sözün de hükmü yok. Kendine içkinliği dışında, bir gerçekliği ve hakkaniyeti namevcut…
Bunu niçin belirtiyoruz? Çünkü, giderek sivrileştirmeye başlıyor bizi yaşadıklarımız. Özellikle, şiir alanında…
2000’lerden beri içinde olduğumuz, yayın yapıp kaçtığımız, kokteyllerde/ şiir günlerinde/ toplantılarda/ fuarlarda
görüşüp yanlarından ivedilikle sıvıştığımız insanların arasındayız. Ne dışında kalabiliyoruz çarkın ne de içine
girip, edebiyat çatısı altındaki edepsizlikleri görmeyi midemiz kaldırıyor. Dedikodu bıktırdı ve kabile, klan, çevre,
hocalık, şair-i azamlık, üstatlık, adamcılık, kadıncılık, şiirin fahişeleri, ideolojinin ya da edebiyatın iktidarperestleri.
Bir davanın uğrundanmışlık/tanmışlık/ gibi, heyecanla ödül kucaklayanları… Şaşkınlıkla izliyoruz. Eve gidince şiir
için acı çekiyorlar mı? Nasıl katlanıyorlar bu kadar maddi bir karşılığa, görünenden dünyaya? Bilemedik. Allah her
birinin yolunu açık etsin, ne diyelim. Biz tam içine giremedik. Umarım; kendimizi merkezde bulup da, sahteden
gülümsemeye dönüşmeyiz veya abus, tepeden bir bakışa. Edebi kibirgezere…
Arkadaşın arkadaşa şiir eleştirisi yazdığı, -üstelik de, çoğunun bunu ricayla gerekçelendirdiği- noktada yapı
kemikleşmiş. Kırılan ona çarpan oluyor. Kemik değil, unufak… Hakikat, yapaydan/iddialı sözlerin giyotinine
kurban gidiyor. Dizeden kelle… Yuvarlanıp, Hamlet’in avcuna kırmızıdan düşüyor: Yazmak ya da yazmamak!..
YazAmamak, yazDIRILAmamak… (!)
Bazılarının İbrahim gibi yanmasının, İsa gibi çarmıha gerilmesinin, Meryem gibi dışlanmasının anlamı ne?
Kıskançlıkların, cinsel tellallıkların, cilveli gözkırpar dizeyazarlarının, şiir şudur bu değilcilerin, o da şairse ben
şairliği reddediyorumcuların, şu şöyleymiş o böyleymişçilerin arasında bu yazının yeri nedir? Bence, yapının
önünde ağlamak… Duvarın önünde… Sadece, yakınmak… O kadarcıcık cık cık… Ötesi… Değişir mi? Şiir dünyayı
kurtarabilir mi; büyük mü büyük, tavustan kuş, afiş açan, balonlu bir şey mi? KESİNLİKLE HAYIR!..
Eğer; şiir bilinçaltını bilince doğru uyumsuzlukla dönüştürecekse, bugün aşırı lirizmden boğulmuş durumdayız.
Cesur dizelerin değil de teknik-naylon dizelerin bizi heyecanlandırmadığı, şiirin sansürden, benzeyişlerden,
yüksek söz sanatlarından içinin boşaldığı ve çaresizliğin yanından batik fularlarıyla, toptan sakallarıyla, tak takıştır
çantaylarıyla, dokunmatik telefonlarıyla havaiden estetikle uçuştuğu noktada; o süslü kitap kapağı resimlerinden
ve ceviz puntolu sözlerden sıkıldık biz. ‘‘Facebook’’/ ‘‘twitter’’ üstünden bile süregiden şair okşamalarından,
birbirlerinin pışpışlarından, ortamda unutulmamak için yapılan beğenilerden, yorumlarda şaire ‘‘ağabey, eyvallah
iyisin’’ diyen diğer şairlerden, şu şair de şüphesiz ki en yücesiydi deyip diğerlerini hiçeyazanlardan…
Offffffffff… Görüyoruz: Mecburuz. Farkındayız: Acı çekiyoruz. Bazen biz de bulaşıyoruz. Kendimizi vurmalıyız,
şakaktan!.. Bammmmmmmm!..
Şiir ontolojisi bu kadar tamam mı kafalarda? Mesela, rahmetli genç şair Kemal Taştekin’in şimdi elimde olmayan,
yayınevini bile anımsamadığım ‘‘Ortadoğu Diyalektiği’’ kitabını –şimdinin parası- elli kuruşa bir sahaftan
bulduğumda, tüylerim diken diken olduysa… Ben mi çemberin hayli dışındayım? Şaşırmışlıklarınız/ keşifleriniz/
heyecanlarınız egodan mı kabuklar bağladı sizin? Büyüdünüz mü? Şair büyür mü? Biz de mi büyüyeceğiz? Eyvah!..

Şiir devrimse –devrim, salt ideoloji değilse; yapıyı kıramazsa bile, zorlamaksa-, onurluca, adı Türk şiirine yazılmazsa
bile; bir kadının süt kesiği aşkına, bir boyacı çocuğun fırçasına bulaşarak kendi mezar taşına koşarcasına sarılmaksa;
bummmmmmmmmm!.. Lorca… Ezilenin yanında, onuruyla ölen ve daha sonra –pek çok şiirperest, bilgi fetişisti,
entelektüel yürürgider tarafından duyumsanamayarak- eksik sahiplenilen doğru bir isim… Fanzin de öyle!..
Fanzinden Lorca!..
Demiştik bir yerde; Deleuze yaşasaydı, bir fanzine yazısını verebilirdi diye. Çünkü; kök-sap ana-akımı (yapıyı) arayüzeylerden girerek yıkamasa bile, zorlamak üzere vardır. Hücrenin demirlerini sarsmak… İsyan… Geldiği kökü
sorgulamak… Babasızlık, annesizlik; babaya anneye hürmetle ama ona karşı durarak… Yeni söz… Dil kurarak…
‘‘Yersiz yurtsuz’’… Kafkaesk… Bilinci reddediyor; göstermelik gündemleri, aynı isimler ekseninde dönen
oluşumları, ortak imgeler prensliğini, karı-koca, sevgili-mevgili, baba-kız, müdür-torpil her türlü bileşkeyi… Eğer;
orada hakikati kovalayan değil de, yapıyı devam ettiren bir şeyler varsa… Bilinç akışına sığınıyor. Fanzin böylesi
bir akışta hem suyun berrak hem de bulanık yanını görüyor. Sadece, kitapçılarda değil; abartalım mı –atış serbestbir hayat kadınının imanına bulaşıyor. Otobüste koltuğu kapatıyor, kafede çay bardağına bulaşıyor, kaldırıma
düşüveriyor. Evet; bizim şiirimiz bazı ütülenmiyor. Amannnnn bir şey olmasın dizeciklerime ve yüksek sesle,
kahkahalarla okunsun demiyor. Kimi zaman buruşabiliyor. Epriyor, yırtılıyor ucu, acıya acıyor, yaşa yaş ve sese
ses gayesiyle harekete geçiyor. Yürüyen şiir… Hayat gibi saçma bir hal içinde diğerlerine göre… ‘‘En az’’ (!) rolü o
kesiyor!..

TINISI AH’I GEÇTİ
OH, EVET GELİYORUM AŞKIM İLK DİZESİ

topuğundan ayakkabıya/ kır bacağını, otur aşağı/
kulağım duyamadı: vajinamdanaşağıkasımpaşa/ğı!..
yürü’beden, üstüne tam biçilmiş kefen
kasabın satırı deşemeyecek onun yüreği kadar
pazar yerlerinde sürüm sürüm eteklerini
basılan marulsun üstüne, çöpteniğretinasırlıvıcıkvıcık
bir orospunun karın tokluğundan hakiki olamayacak aşk
olamazsın, yerine’ler meclisinde mecbur
yaşama maruz, memnuniyetin çivili başı
dibini göremediğin çukurda ayakkabıları sürüklenen
açık hava hapishanesi, kitaplar kerhanesi
tatlı sözlerle deniz kenarında doğmadın sen
annen, baban, sevgilin, kocan... klanın kaynattığı kazan
tetrazonlar, aynı yöne yüzgeçli, su pisliği
lirik kuşun ötüşü alarm, kır saati, gerçeği gitmeye’öle’say
sahteyi tersinden pattttttttttt bombadır, ilişkiler şişkinliği yaşam
rakamlar, harfler, krediler... delirmeden
çölden şehre otobüs, akıl hocası fuları
recmin taşları gözden fır bebekler
en çakılını atan, seni en seven
yalan değil, kurgu söyleyen
durakta bekleye’gel
şehirden çöle yırtınarak, çıplak!..
düz görünenin arkasında çokkkkkkkkkk ters/lik var!..
bacaklar arasından geleceğe köprüdür en iyi yatırım
otosansür, ota sansür, boka sansür… şiiri bu işe karıştırma
onun hadi soyun’la hiçbir ilgisi yok!..
Neslihan Yalman

struma ya da kıpı
kız çocukları sıtmayı ağzına deniyor
birbirini, ağzını
size göre bir uzakta bekletiliyor
bize göre “istanbul açıklarında 1941 aralık’ı”



dili kaç gram karanın
ki ölümü ötmüyor?

olmayanlar gemiden! size göre bir hiç burada tartılıyor
bize göre çalkalandı mı (bir şey) bulanıklaşır
dişlerinin uzamasından
ısırıyor
yanık yapıldak şeyler
bize göre “karadeniz’de 1942 şubat’ı”
bir yok-gemi’de tek kurtulanlı
çocukların dilleri -103 dilkarınlarından oralarınaoralarından dizlerinedizlerinden tırnaklarına
sarkık
gözkapakları gözlerinin üzerine kapanmıyor
anlık bir kıpı size göre
bize göre adı struma
‘sefine’ diyor ece.
anita sezgener

tali(m)

beni yutmaya çalışan prototipik beyaza durdum. zamanı tuttum.
ürpertilerle kusacaktım, dokunurken döngünün içindeki izleme, aniden
düşmeye başladığında tüm sancılar tepetaklak. alabora tekneler kıyıya
yakınlaşsalar ne olacak? yine beyaz.. oturdum tam ortalarına. sırtımı
kendiliğime yaslayıp, kollarımı astım netameli salınan havaya. yaratarak
dinmeyen boğaz üçlemelerini, enjeksiyona kara kızıl sokuldum. perdeye
doldu volta atanlar gerisin geri. bir yerlerimde gözenek olur bu
fısıltılar. metaforik rastlantılara yıllarca tükürdüğüm dilimi, masaya
örttüm. dudak aralarımdan kopan et parçacıklarını özgürlüklerine yaydım,
kırmızı baloncuklar üfleyerek. pat pıt..
incinen “bir” duydum, ona yöneldim susayarak. ardından birkaç çığlık
kahkaha tadında. bu kez “birkaç”a yöneldim, patlatıp kulaklarımı içtim.
hiçliği dinmeyecek susuzluğuma övgüler saçtım, astım salkımlarına.
birkaç seri cinayet arzusuyla doldu hiçliğim. kırıntılarını eşelediğim
ruhunu yeniden, yeniden, yeniden öldürebilsem..
damıttım kanımı, tazeledim piçliğimi. rehabilite uzama yayılmış olan
çarpaşık harfleri unuttum, noktaların tümünü yuttum yalaya yalpalaya.
kübik masallar eşliğinde seramoniye pus… pençeleri yoktu ki. üç
beş cümleli sabah rakısına küflü peynirler yanaşacak yine. can atan
parmaklarıyla deşmek yaşanmışlık yazıtlarını. kara incinin dibine bir
kara inci daha. düş(tü).

hah! o anda akmaya başladı birkaç hadımın duyargasız leşi tozluğun
orta atlasına. biriktirdiler ellerinde, yanlarında, yörelerinde ne
yoksa. bir çırpınmada hepsini ağızlarının kuyularına attılar. incecik
haykırışlarından hemen sonra, patladılar. bol davetiyeli sayısız görsel
şölen! rengine kül beğen. karşı karşı pencerelilerde patlamaları tiz
çığlıklarının ertesinde okusam..
bitkin’in yanı başında farelerle birlikte uyudum. gecenin varoşlarına
sürdüğüm yüzümü zamansız boşluğunda(boşluğumda) dansa kaldırabilsem..

kalktım, kaşımı gözümü çekiştirerek. anaforlarımı avuçlayıp, adım adım
kaçtım. yukarı, hep yukarı… uzaklaştım mı sandım. odacıklara kök boyası
sürsem..

evren evrim önal
       

 

I

extacy çiko

bak ne g ze
l de saklamış
kanın kuü
ız d
r
u
m
nereye baks amış henüz gözirleilriğini 
ve isyan jiletak o keskin masumiyimizde 
jilet
et 
kaldırımları
kim tükürdükim tükürdü toprağ
neydi kaldır seni kaldırımlara  a 
koyan bu kirımlardan söküp sen

li mezara
neden bu sü
hangimiz şa rüngen yalnızlığı ne
hangimiz piçştı yerle gök arasınd den 
ihanet ettik e piç dengesindeyk a 
en 
sokaklara
susmak mı y
koca bir boş ine çiko 
luk mu
II
çık bir tu
acele et  fan şekeri alalım çiko 
hemen 
bak kan dön
gök düşmüymüyor 
yer kalkmıy or 
azıyor yalnızor 
lığın diş gıcır
çık çiko 
datan durgu
nluğu 
geliyoruz ke
kendimize g ndimize 
yitiyoruz bizeldikçe 
çık biz, biz o olmayanları 
çık kalabalık lmayalım 
hadi çiko  laşalım biz olmayan
larımızla 
teslim etme
b
iz
i kendimize
hadi kesik
 
bitkisel karddamarımız 
eşimiz 
hadi

yıllar 
hayaletini ço
bir boşluğa ğaltarak geçiyor sen
yaktığın sıçtdönüşüyor yıktığın  uyurken 
gün dolmuyığın her sokak 
şafak sökmü or gece solmuyor 
ateşimizi za yor be çiko 
köz zamanlapt eden bu sinsi dur
gunluk 
r doğuruyor
sen uyurken
derin efkar d oyuncaksız kalan A
şimdi hayat ağıtıyor karanlığa  zrail 
şimdi daha bdaha geçilmez be çik
üyük kara k
 
ızıl nefreo
çık bu uzun
t
im
iz
durgunluğu geceden çiko 
m
hadi uyan  uza el ver 
bir tufan
çık bu kez kentin ortasında
hadi kan dşeelikeri alalım 
r
s
in
çiko 
 
gök düşsün
 
boynumuzu keselim
yer kalksın 
sarsılsın yaln
hadi çık yiyorsa 
ızlığın teme
li
piç 
çiko çık 
bu kez beraber ölelim
çık sırtlarına
b
in
e
lim ebanile
devriyelerde
lokman kurucu
rin 
n dayak yziy
elim 

Tam 1 Çirkeflik İçine Düşmüşüm!
oyun evresi
Tanrı yazmam için izin verdi…
Tüm sözcükler bir vahiy gibi indi dilime, kalemime.
Yazmanın bir hastalık olduğu yerde, paranoyakların sadece çalıntı imgelere ihtiyaçları vardır. Monologun
girdaba dönüştüğü yerde, diyalog hep imkânsızdır.
Dikkat!
Takip edilmen seni bir yazar yapmaya yetmez. Sapkınlığın dili geceye uçkur çözerken, ben kadının kırmızı
çerçeveli gözlüklerinde esir kalamam. Burası senin şehrin değil; selamsız bir hiçlik içinde yalnızlığın usulca
beklemekte.
Ruhunun gizini gördüğünde şöyle haykırmıştı kadın: tam bir çirkeflik içine düşmüşüm!
oyun teorisine giriş:
1-her oyun kendinle oynanır.
2-robot adamlardan soru cümleleri çıkması bir risktir .
3-güneş her zaman aydınlıksa hayat hep sıkıcı bir karmaşaya mı evrilir?
Çalıntı metinlerimi kışkırtacak imgeler gerek mi, bu galaksi de ‘tıp’ oyunu oynanıyorsa? Kutsal bir ayartıcı
olarak evdeki hemşire telkinleri, çocuk susuşlarda; sus, sus, us…
Tanrı oda-yazımı terk etti.
oyunlara katılım bilgisi:
Bir ismin mutlaka olmalı, yoksa simgesel düzende hiç yoksun. Peki, bay perşembe olası her dünyada nesnel
bir isim midir? Bir şeyler bırakmak istiyorum geride her ölümlü gibi, benimkisi mutlak yazılı olarak. Tanrı
benden ismimi çaldığı günden beri, sadece bir metinim.
oyunbozan
Sözcüklerimi geri istiyorum. Tek bir şiire vurulabilecek sözcükleri. Yazmak bir monolog eyleminden başka
ne olabilir ki? Ölümlü bir bedenin içsel döküntüleri. Yazılabilecek her metin bir sayıklama.
Tanrının imgelerini aldığı bir kalem, çalacak düş arıyor, satırlara vuracak. Yalnızlık ruhumun cilası,
bilmiyorum, belki anımsıyorum: sıfırdan başlayan Babil Kulesi.
‘sıfır noktasına varınca sayacı sıfırla’-bir romanın giriş alıntısı.
Neuromancer-William Gibson
Romanın özeti= Lacan’ın teorisine göre iletişim imkânsız bir eylemdir. Bilgisayar korsanı Case, yapay zekâ
ile iletişeme geçecektir, sanal bir uzayda. Türler ötesi, soyutla somutun tek koordinatta buluştuğu bir sex
deneyimi. Ve bu bana ilham verdi.
oyundişi
Evdeki kadını kısaca öldürdüm; sessiz ve kısa olur bu hep. Ve o gece tüm bedenin en işe yarar kısımlarını
pişirip, yedim: beynini, kalbini, dudaklarını, amını…
Gece sözcükler sökün etti ufkuma. Sabaha kadar durmadan yazdım. İnsanlar işe giderlerken sızmışım, öğlen
kalkıp hiç durmadan 30 saat yazdım. Sanırım ilk romanımı kısa sürede bitireceğim. Kadının eti her zamanki
gibi, her sevişmemizdeki gibi lezzetliydi, akıcı ve neredeyse kaygandı. Tıpkı şu an bir ekrana akıp duran
imgelerim gibi.
Tanrı; yine benimle, teşekkürler Sayın Tanrı.

2009-2010-2013
Rafet ARSLAN

REYHANLI GÖĞÜNDEN BİLDİRİYORUM 
Buralarda yuvarlanma faaliyetleri devam ediyor kaptan
Parçalanma endeksi tavan yaptı, can borsası kapanmak üzere
Hadi al, küçük salak umutlar, git ondan kömür iste
Git ondan makarna iste, o sana ne istersen verir
Bacaklarımı kaybettim diye üzülme, o sana bacaklar verir
O bir sürü yol yaptı ama kaptan, bir sürü gözyaşı yaptı
Git ondan kader iste, az ısıtılmış ama tehlikeden uzakta
Her yana dev binalar dikti o, sana yaşam sundu
Çekinme iste, hakkındır, kardeşinin kafasını iste
Annenin kulakları gıcırdatan ağlamasını, ama sadece gıcırdatan
Ya o baban, babanın hiç mi hakkı yok bu kanlı dilekte
Baban için bir araba iste, içine bomba koy, sür
Onları suçlama sakın, onlar mutlaka haklılardır
Onlar haklılar çünkü beş para etmez ciğerini sattın değil mi?
Ben yuvarlanmaya başladım, bence sen de yuvarlan
Yuvarlan ve yuvarlanarak bir ateş düşü gibi orta doğuya dökül
Onlara yalvarmaya devam et kaptan, seni ancak…
Seni ancak onlar kurtarabilir, değil mi, kan seni yaratacak
Değil mi, kan seni onaracak, iç, onların tasından kan iç
Televizyonu aç, korkma, mamanın sıcaklığını kontrol ettiler
Gazeteleri aç, mürekkep lekesi, ama sadece mürekkep
Tüm bunların yanında faturalarını öde, vergini öde, öde, öde
Borcun hiç bitmeyecek kaptan, ölürken, öldükten sonra
Ve yuvarlan güneylere doğru yuvarlan
Toprağım, kentim, benim insanım, sevgilim, gardaşım
Sen de yuvarlan, sınırı geç, saldır, saldır, saldır
Ve kimse ölmedi de, kırk kişi de, alışmalıyız de
Sözlerim bitti, sözlerim bitti, sözlerim bitti
Ama git onlardan özgürlük iste, demokrasi falan
Ama git onlardan kitle imha silahları iste, verirler
El bombası iste, tabanca iste, top iste, tüfek iste, verirler
Ama görme canım sen de ne yaparlarsa yapsınlar
Çünkü senin henüz yanmış vücudun yok, o da olacak
Çünkü senin evin yerli yerinde duruyor, o da
Çünkü deniz kenarına inip çay içebilirsin, o da
Çünkü sevdiğin kimse henüz ölmedi, o da
Yuvarlan kardeşim, boğul, yoksulluktan yokluk kus
Ama ver kardeşim, oy ver, sesini ver hatta kıçını ver
Ama ver kardeşim, ver, ver, ver…
Çünkü baban küçücük bir kutuya sığdırmadı uzuvlarını
Çünkü sen, siz, hepiniz…
Beni bundan sonra aramayın, gömüldüm ben, gömüldüm
ONUR SAKARYA
 

siyah / beyaz
diyelim kardeşin, çocuğun, annen, baban senin başına gelse kesinlikle cezalandırılmasını isteyeceğin kötü
bir şey yapsalar birine, onu polise ihbar eder miydin? 1000 yıllık soru. cevabınızın genellikle ‘kol kırılır yen
içinde kalır’ eğilimli olacağı tahmin dahilinde. genel eğilim bu olunca niye etik kitabı yok bu ülkede sorusu
boşa düşer. peki özgürlük mücadelesi içindeki biri devletçe kovalanırken diyelim arabayla ve yine diyelim
ki kırmızı ışığa denk geldi. kırmızı ışıkta durmalı mıdır? kimindi bu örnek hatırlamıyorum şimdi, belki
chomsky; dikkat soru 1000 yıllık değil. hayırsa, cevabınızın açtığı pencerenin‘kol kırılır yen içinde kalır’dan
çok farkı vardır, burası kritik. ama hala etik kitabı yok bu soykırımcı ülkede. bir etik kitabı politize taktik
kitabı değildiri de ekleyerek, karıştırmayalım.
beyindeki sinir hücrelerinin dağılması en çok sağdan soldan iki kişinin birine vurmasıyla olur, ya da devletin
vurmasıyla. “iyiler kemikleriyle gömülür” vari bi şey hatırladım, julius caesar’da mıydı? yumuşak bir
zeminde toprağı kazıp dururken sert zemine rastlarsanız yani beklenenin tersine, orayı da kazınız, kemiklerin
yanında devlet çıkacaktır. ‘silahı bırak’ cümlesi komiktir, niye bırakılsın ki!
“aklımı kaçırıyorum”la sorunum var benim. cümlenin gizli öznesi ‘ben’. sanki bunu ben yapıyormuşum gibi.
“toplumun intihar ettirdiği”ne inanırım ben. bu yüzden doğrusu “aklımı kaçırıyorlar ya da kaçırttırıyorlar”
olmalı…
saldır süper ego’ya solla kendi sorununu, ha-ha…
kundakçıların kendilerini rahat hissettikleri yerde yangın çıkarttıkları söylentisi var. itirazım, merkezinde
insan varsa sivas’daki faşizmde görüldüğü gibi, konu rahat hissettiklerinden daha fazla. içinde o insan(lar)
olduğu için onun, onların bulunduğu o yerden de nefrettir asıl ve ilkin. bu yukarıdaki söylenti insansız
mekanlarda çıkartılan yangınlar için geçerlidir daha çok…
sürgünün anahtarı var mı? yoksa tarihin bir anına saplanıp yiter. silinmek çok rastlanılan bir şey…
biri örneğin sadece hiroşima’ya atılan bombanın etkisini görse ki gördüler bir daha nasıl bomba yapabilir ki?
bu romantik soruda ısrarlıyım…
taşıyıp dur bir kayayı. an gelir yuvarlanır aşağıya. sonra tekrar çıkart yukarı. yahu, esas mesele yüklerden
kurtulmak olmalıyken bu ne süblimasyon. gün gelir dizlerinin bağı çözülüverir. hazırlıklı mısın buna. oluyor
işte. başka bi şey öğrenemedik; öğrenmek dediğim de kabul etmek, başka bi şey değil yol.
neysen o kadar…
derinlerde her şey acınacak kadar basit. ilginç olan ve hayatı da ilginçleştiren savunma mekanizmaları, berisi
tekillik...
dün boynum kaşındı, et benimsi bi şey çıkmış. bedenim kötülüğü dışarı atmaya çalışıyor. ‘onlar’ı mı,
bendekini mi acaba?..
bugün dolunay yok…
uygar asan

GÖRÜNTÜ
GÖRÜNTÜ
fondip, saksafon eşliğinde mastürbasyon, fotojenik olma ihtimali
hormonlu virüs, silikonlu göğüslerini spot lambasına dayadı
önce televizyonu yumrukladım, televizyon süs
likit fon, paçalı don, mutlu son; mutlulukta yüzde on indirim
mutluluğu tüketin, fonksiyonel ya da işlevsel ikisi de değil
önemli değil göründüğü gibi değil.
maket bıçak ve fon kağıdı eşliğinde gramofon yapan kedi
fonem, para birimleri ve aramızdaki diğer astronomik birimler
dahil göründüğü gibi değil, içimiz dışımız oto yıkama, oto yalayan
köpük pornosu, bir sonraki dosyamız: murat yüzotuzbir ve seks
yarılan burun kırılan kaş patlayan dudak tamponu, vergi, stopaj!
mizanpaj pasajında makyajını tazeledi kim?
otomatik kapı açıldı, asansör fantezileri bir; sakso çeken masum köylü
evet efendimcilik hayır efendimcilik, papatya toplamak ya da korkmak
göründüğü gibi değil
gramofonda saksafon sesi
elektrokimya ya da elektrogitar ikisi de değil
dikiş bilmeyen terzi, otobur kasap, yalınayak ayakkabı boyayıcısı
edimsellik, amel, iş, fiil hiçbiri hiçbiri değil göründüğü gibi değil
götümde bir minare mevcut, mevzuatlar kanunu yetiş.
daimlik, denetim ve kurulları, çocuk bilimi dağ bilimi, devinimsel devrim
devşirme dilbilimler ve onların piç padişahları ve onların hiç peygamberleri
eş ses eş anlam eş değer eş biçim eş başkan eş cinsel eş eksenlilik
eş güdüm eşit özgür eşekbaşı ve eşantiyon geçimlilik
değil.
göründüğü gibi değil
yerinden fırlayan kalp, içine gömülen ant
kibir kibrit ısrar tekbir ve itaaaat
değil. lütfen, siktirin
grimsi gırtlağımda gayrimümkün hacim
taş ağıt makas, şargoz kolonisi, düzen feykte ameliyat
değil.
başmuallimle muhallebiciye gitti kim? aklıevvel
başimamla seks benlik yitimi beni sik
ağrılar ve kesicileri, anestezi azizleri anonim üretimler
betimleyiş, benzeşim, benimsetiş
değiller
biçimlilik nasıl
biçimleniş neden
sansar ya da simsar, siz de. lütfen
beni yalnız bırakın
göründüğü gibi
değil.
zorunlu depremler ve onların sigortası,
cenaze töreninde toplu düğün merasimi.
aç simit satıcısının holding hayalleri
kendi kalenize attığınız
gol






müslüm çizmeci

ŞAİR, KENDİNE KARŞI
Cihan Oğuz

Şair de insandır. Onun da zaaf açısından diğer insanlardan pek farkı yoktur.

Aşık olur, evlenir, loto oynar, bir daha aşık olur.

Son nefesini verinceye kadar kendine karşı savaşır.

“Nefs”tir belki tanımlanacak hali; ama dinsel anlamıyla değil, kendini hizaya çekme babında.

Sadece kendi hayatını değil, hiç kimsenin geleceğini kuru gürültüye getirmemektir çabası.
Bunu yaparken dört dörtlük bir ideolojik donanıma sahip olma kaygısı gütmez; o ideolojinin hükümran
söylemlerine bel bağlamadığı gibi. Öyle olsaydı eli bu kadar serbest kalmazdı. Zaten hükümran
söylemlerinden arınmayı beceremeyen bir ideolojinin hayatla ne kadar ilintili olduğu da izaha muhtaçtır.

Adam gibi şair, işte bu yüzden karşıdır ödüllere, yarışmalara, armağanlara.

Kimseden icazet almaz.
Jüriye şiirlerini sunarak, sosyal bilgiler yazılı kağıdının okunmasını bekleyen öğrenci misali, heyecan
içinde öğretmenin önünde el-pençe divan durup beklemesi gibi dikilmez.
Mağrurdur; “ödüllü” yaftasını almaktansa.
Çünkü ödüllerin edebiyatın “sus payı” olduğunun bilincindedir.
“Artık bizdensin!” adi komandit şirketinin bir bölüm hissesidir ödül.
Rüşvettir.
Şairleri sidik yarışına sokup, güya bunu etkinlik sanma yanılgısıdır.
Günde elli kez eleştirip itin götüne soktuğu o kapitalizmin en önemli ilkesi olan rekabete kapı
açmaktır.
İşte şair, nefsiyle, kendine karşı mücadele ederken o eşiği sessizce geçmelidir.
Ödüle yüz vermemelidir.
İçindeki zaafları ehlileştirmelidir.
Alkışı jüriden değil, belki yıllar sonra bir okurdan, tanıdık bir şairin övgüsünden duymalıdır.
Ama tarihe kalmak gibi bir saplantısı varsa, yani şiiri egosunun tırmanma şeridinde bir basamak
olarak görüyorsa, o zaman yapacak bir şey yok.
Basamakları ikişer üçer koşarken, mutlaka bir gün tökezleyecektir.
Eh, kıç üstü düşmek de bir ödül sayılır, kafa üstü çakılmak yerine!

BİR ÖMÜRTAY ÇALIŞMASI

Tam suyun karaya dediği yere bak
Bulutun gökyüzüne
Kanadın havayı ilk kestiği
Işığın ilk dokunduğu
aynanın zamana
Belki de ilk yeşile
ilk infilak ki ona retinanda
kuşkusuz dün gibi sarı olacak belirmem
akşamüstü varılacak
büyük ağaçların oraya...
el sallanmış bir balkon sonrasının
ilk değdiği yerden geçiveren taşları
üstünü aldığın
tamamlanınca eksik saydığın
sana kalan perakende karaya
tedavülden kalkmış ömrünün.

dur orada bak oraya
yaslarken sırtını yavaşça sana yeni çağ..
böyle gürültülü müzemsi ne bileyim
semt çadır yokuş pazar yeri sanki
ya da kışın mavi
öğlen dörtte akşamın dokuzu gibi

akşamüstlerinin, koltuk altındaki mevsimlerin, kumların... tam kenarında
ayak parmaklarının ucunda...
oraya özgü ağaçları belkili mimiklerinin
“camdan kalp umudu” derdi bir arkadaş
elle tutulur gibi ne güzel!
eski vitrinle taşınmış ama onlar...
Keşke küsseydik. Düşmezdik o vakit

Şimdi bu cam kırıklarının hepsi çocuk
Azer Mükerrem

11.03. 2013

akıntılar
yüz ve parça
ama ben hiçbir aman diğer parçama benzemedim…
öteki, benzer olmayan ben’in; benzerleriyle buluşmayan ben’in parçası olarak var…
yazmak, işte tam da bu noktada yıkıcılığı ya da parçalılığıyla insana bir çıkış yolu gösteriyor…
gözün görmediği tek nokta kişinin yüzüdür… kendi yüzünün dışında her şeyi gören göz sezgilerimizin, aklımızın,
düşlerimizin parçası olarak kalıyor…
fotoğraflara ya da aynalara baktığımızda gördüğümüz yüz kaç boyutludur?
yüzümüze baktığımızda gerçeğe yaklaştığımız hissini uyandıran parçalar değil midir?
yüzümüz bir bütün gibi görünen bir parçadır aslında…
gerçek bir harika mı?
“meşe palamudu kilden saksıya ekilirse saksı parçalanır;
yeni şarap eski tulumlara doldurulursa tulumlar patlar.”
matha 9:17
gerçek, bir ütopya olarak algılandığında insana itici bir güç gibi her zaman büyük gelmiştir…
istenen ve korkulan yanıyla gerçek, bölünmüş bir gelecek olarak çıkıyor karşımıza.
gerçeğe ne yüklenirse yüklensin bir geçmiş, bir eski hatta gelenek olmaktan öteye geçmiyor, geçirilemiyor…
bir sanat eserini değerlendirirken “son derece gerçekçi, müthiş gerçek!” vb. nitelemeler yaptığımızda o sanat eserine
ve yaratıcısına haksızlık etmiş oluruz…
insan gibi hiçbir sanat eseri tanımlanamaz. çünkü “yaratım, yaratma” asla tam bütün gerçek değildir…
gerçek, genişleyen ve gerçekleşen düşüncenin değil genişleme ve gerçekleşmenin canlılığıdır…
gerçek her zaman kavramlarla özellikle de şu iki kavramla sürdürülebilir; büyüme ve sürekli yineleme; biçimler
ve araçlarla…
gerçek, gerçekçilerin makinesi mi hâlâ?!
çünkü gerçek, hiçbir zaman yerinde olmadı. yerinde olmayan her şeyin sökülüp atılması gerekiyor…
karnaval dobralığı
şairler, dilin katı töreselliği karşısında susmamalı… saf olandan çok karma olanı, uzlaşıcı olandan çok yalın olanı,
doğru olandan çok çarpıtılmışı, belirgin olandan çok farklı yorumlanabileni, düz ve kişiliksiz olandan çok sıkıntı
veren ve ilginç olanı, iyi tasarlanmış olanın yerine sıradan ve akışkan olanı, dışlayandan çok davet edeni, basitten
çok iyi pişirilmiş olanı, eskiyi anımsayan (eskiyi anlatan) değil aynı zamanda yenilik getirene, açık ve kesin olandan
çok tutarsız ikili anlamlara da çekilebilen şiirler de yazabilmeli…
açık bir bütünlük yerine
karışık bir canlılıktan yana olmak…
süreksizliği ve çelişkiyi ilan edelim…
düş, gerçek zaferdir!
bir usta ve çırağı kırda yürümektedirler, bir ağacın altında dururlar. hava sıcaktır, otururlar. usta, çırağına “orada
bir kuyu görüyorum. bana biraz su getirebilir misin?” der. genç çırak, beş yüz metre ilerideki kuyuya gider. genç
bir kıza rastlar. birbirlerinden hoşlanırlar. konuşmaya başlarlar. genç kız yakındaki köyde oturduğunu söyler.
delikanlı kıza, testisini taşımayı önerir. köye kadar giderler.
genç kız, delikanlıyı ailesine tanıtır. yemeğe davet eder. vakit geç olmuştur. gece kalmasını önerirler. kalır. genç
kızla çok hoş vakit geçirmektedir. sonraki günleri de onunla geçirir. sonunda evlenirler. delikanlı köyde çalışmaya
başlar. çocukları olur. sonra kızın anne-babası ölür: yaşam son derece olağan bir biçimde sürmektedir, derken
günün birinde delikanlı birden su getirmeye gittiğini anımsar! karısının saçlarına aklar düşmüştür. ağacına altında
bekleyen ustasına su götürmesi gerektiğini anımsar. aceleyle köyü terk eder. bir çanak su alır ve altında olduğu
ağaca gider ve orada kendisine şunu söyleyen ustasını bulur:
“neyse…beni bekleteceksin sandım.”

düş, zaman karşısındaki gerçek zaferdir…
geçmiş’in hafızası: zaman
birden yağmur yağar, sonra karla birlikte ya devam eder ya da çekilir. ya da birden açar bulutlar başka topraklara
çekilir… ya da gökle toprak arasında gerilen bulutlar rüzgârla birlikte hızla hareket ederler…
evlerin damlarını uçurur, ağaçları köklerinden sarsar, koparır… elektrikler kesilir… karanlık başlar… bulunduğumuz
yerde kayboluruz… belki korkudan, belki meraksızlığımızdan dolayı, yerlerimizden kımıldamayız… yaşımızın
bizde bıraktığı sonuçlara göre attığımız adımlar ve girdiğimiz yollar da değişir… böcekler gibi ruhumuzun
derinliklerinde bir oyana bir bu yana kaçar dururuz. çoğu kez bir şeyler göstermeye, anlatmaya, yansıtmaya
çalışırız…
birden yaktığımız mum da söner… hayatlarımız tıpkı bir mumun birden bire sönmesi gibi zaman karşısında ayrı
anlamlar taşır…. bu anlamlar ya ben’in, ya başka’nın ya da öteki’nin zamanını gösterir… olmak kadar olmamak
da elde değildir çoğu kez. her ben-başka-öteki hayatlar zamanı göstermek ve simgelemek/sembolleştirmek ister…
geçmiş denilen süreçten gelen ve gelecek denilen sürece doğru sürekli bir akışın içinde mekânımızı belirlemeye
çalışırız.
anlamı kazanıyor muyuz, anlam kazandırıyor muyuz? zaman denilen evrensel öğeyle kesişme noktalarında
bulunduğumuz ölçüde oldularımız da, bittilerimiz de zaman ve mekân içinde gerçekleniyor. gerçeğe bürünen
anlam zaman ve mekân menzilinde varlığın varlık içinde kaybolmasıyla çürüyen nesnelere dönüşüyoruz.
zaman mı?
belki hayır
salih aydemir

on iki deyince davul
sonra sana her değdiğinde içim ürperir tokmak
sonra ben o çok bilmediğin şairlerden değilim
bana şair diyenin de allahını ve …bir daha…bir
dönüyorum kendi eksenimde dünya kaymış
kaysın. kim kime kayıyor. kim kimi kayırıyor
dünya ve biricik
ve bitanecik yaratıcısının umurlarında
mı?
yok!
yoksa…
kusur da yok. isteyen sadece bugünlük kirpi olabilir
isteyen amonyaknitrat olabilir
para veren au bulsun,
h2so4
hasan iki salak osman dört
alternative spelling sulphuric acid
nice formüller uğruna şehit verdim böyle sıra arkadaşlarımı
kimse osman olmak istemez mesela
ama isteyen herkes bugünlük sadece davul olabilir

İsahag Uygar Eskiciyan

on altı deyince yeşil
bunu en sonunda ölmekle müjdelenmiş bir bakinin
son arzusu gibi görebilirsiniz!
birkaç müphem denemeyle
muvaffuck olunamamış dirilme teşebbüsü
ilkinde elinde iğne ve ayna vardı
sonra safra kesesi boş ve yeşildi
baki, mikrofona konuşmasını beceremezdi
tatlı bir masalcı çıkıp gelse ya
samimi anlatsa derdimi
ben oturup flüt çalar
size çizdiğim resimleri okurdum
rio dejeneryo’da karpuz mevsimi
yüze asla, arkadan konuştuğu görülmemiş
şereften azade baki
nefretten ürken, kıbleye dönük
burnu kıllardan kaşınırken
elhamları severdi
son arzusunda
ki ölümle müjdelendikten sonra
herkesin son bir arzusu vardır
herkes bir can daha yüklenmek ister
herkeste film şeridi döner
herkes annesini özler
babasını hatırlar
ben böyle acı görmedim
leblebi tozundan alınamayan soluk
ahırlarda akşam seansları
nifuck tohumları saklayan saman
kireç mutfuckta boğulan
sonra sen ………………………
…… vardın işte ………..
………………………… bir de her gün ……
…………… seni görmeye gelen azrail……
…..….bizi seven ……
…..bir resul yoktu…...
…stop…ben…..baki…….

“yürüyen kelimeler”


Yer İzmir Basmane Oteller sokağı malum şahıs Ali İSTEKLİ

-alicim kolay gelsin
-sağolun doktorum, abi bak doktorum gelmiş. akrabam. orta teneke. birazcık taze.
-nasılsın iyimisin
-bana bir reçete yaz doktorum
-yazarız o kolay. buralarda buralrda oturan bir arkadaşım var adı sabahattin tanıyormusun onu
-alaaddin mi diyon doktorum az kaldı, sen kemali tanıyon mu. kemalinağzına sıçayım.
-sen nerede oturuyorsun
-zemin kattayım doktorum
üç numara
-sen 52 yaşındasın değil mi
-evet kemal sunal, senin tarzandan korktum kemalettin.kamikaze ismetle abiliğe çıkardın beni. doktorum şov yapma
bana ahmet abim döver seni sonra
tımarhanede ahmet ağzımı burnumu kırdı doktorum..... allah babasını tımarhaneye koysun. allahın iki tane teyzesi var
doktorum, selam söyledi
- aleykümselam
-allah ahmetin ağzını burnunu kırar. ali çok kıral
-aç mısın gel birçorba ısmarlayayımsana
-yemek yemiyom doktorum bir adam var hep onu yiyom. aburcu oldum, evime gitmek isiyorum. babamı da taburcu
ettik, turşucu bir babam var. turşucu ahmet manisalı, tarzanın erkek oğlunun arkadaşı. tanımazsın babamı sen.
manisalı ismail abim olur. körpe kalamarlı. mardin abi var, tanıyon mu onu doktorum.
- hayır tanımıyom.
- selahattin abimi kemal edeyim i
mi
- nasıl olacak o iş
-doktorum biramı içeyim yaparım.
-ali manisadan kaçmışsın yine, kimlerden kaçtın.
-araplardan birde polislerden kaçtım. biri bana kaçıyodu ben de ona kaçtım.
-çok mu seviyon burayı
-çok seviyom. doktorum agora ablama bir gazete ser.
-olur sereriz(ezan okunur)
-allahın taşakları serindir doktorum ben namaz kılmaya gidiyom (beş dk sonra gelir)
-doktorum izzet bey seni çok özlemiş
-izzet bey kim ya
-sarı gömlekli adamlar var ya doktorum, onlar hep izzet
finişşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş


söyleşi: ilker kılıçer

evin herhangi bi yerindeki fareye mektup
herhangi bir kış sabahı,
velakin fürfella cimcimesi gibi
gülümserken tuvaletin içinden,
bir dost bellemişsindir belki de beni,
o umutsuz durumda.
ne münasebet ulan!
hiç umrumda da değildin.
sana olanlar ki,
küçük bir fare oluşun bile
yeterince tiksinçti bir dönem,
bir dönem ki;
evin müptezel gençlerini
yeterince ürküttün ve benden
ve senden ve bulunduğumuz bu durumdan
tiksindirttin.
gökyüzü kaplıydı tuvalet,
sigara dumanı bahardan bir bulut,
bonjoa de sontraaaa derdi klozet.
sorma ki ben zarif bir kızım,
aksine aksi
aksine taksi gibi bir kızım,
tarifelerim bile var
ve sen o tarifelere dahil olamadın
benim
küçük dostum.
senin
bir adın yoktu,
geldiğin yer hiç bir yere benzemiyordu.
lağım faresi ya da ev faresi
veyahut şehirli bir fare oluşun
inan hiç umurumda değildi.
ama sevdim seni bir ara
küçük bir ara,
yalnızlığımda,
filtreli dertlere gark ettiğimde,
mal gibi yattığım zamanlar yatakta,
içerden tıkırtılarını duyar,
‘’hassiktir’’ derdim.
o hassiktir ağzımdan çıktığı an
unuturdum her şeyi.
her şeyin bir hassiktir olduğunu
şimdi daha  net bir biçimde algılıyorum.
ne kadar öldürsem de seni
kalbimde her zaman bir yerin olacak
kuşlar,
güneş kusup bayılana dek öttüğü sürece
yaşlanmamaya çalış,
genç ol.
bu yüzden hep derim
seks
dırags
ve
rakın
rolll.
ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.

bengi şiir umutlu

Bu Nedir?
   
 Nasıl bir yaşam sürüyordunuz? İlk karısıyla odanız ayrı mıydı mesela?
İkimizin odası ayrıdır. İlk geldiğimde yalnız benimle yatıyordu. Ne ahır ne bahçe bilirdi, nerede yakalasa “Benle
yat” diyordu. Yatmadığın zaman ağzını burnunu kırıyordu. 14 yaşındaydım, ses edemezdim ki. Dedim ki, “
herhalde adet budur. Kocası nerede yakalarsa orada yapar. Kadının görevi budur.”
İğreniyor muydunuz cinsel ilişkiden?
Beni keşke öldürselerdi, böyle şey görmeseydim. Bu nedir, bu nedir! Böyle bir şey, bu nedir? Bir yakınım
evlenmeden anlattı bana. Ben dedim, “ hayatta böyle bir şey yoktur.” 14 yaşındaydım daha. Çok korkuyordum.
Kocanız size hiç şefkat göstermez miydi?
Şefkat nedir? İlk günler düşünmüştüm. Elini boynuma atar, dayak yiyeceğim zannederdim. Hep yatmak ister, hep
ister.
Cinselliği hâla iğrenç buluyor musunuz?
Sevmiyorum. Hiç hoş bir şeyini görmedim. Benim için iğrenç bir şeydir. Belki zamanla doğrudur, öyle bir şey
vardır ama… Dayaksız, küfürsüz, tükürüksüz… Ama ben böyle bir şey görmediğim için… Belki insanların
ihtiyacıdır.
Sizin öyle bir ihtiyacınız yok mu?
Yok.

Ucuz
Ucuzdum
Ucuz bir çocuktum
Ucuz bir kardeş ve daha ucuz bir akraba
Ucuz bir öğrenci
Ucuz bir evlât
Ucuz bir vatandaş
Ucuz, daha da ucuz bir arkadaş
Ucuz, çok daha ucuz bir sevgili
Ucuz, daha da ucuz bir eş
Ucuz, çok ucuz bir gelin
Annem de ucuzdu ve annesi de
Bu yüzden anne olmadım
Daha fazla ucuz olmamak için
Artık pahalı bir kadın olmak istiyorum
Uzaktan bakılmak
Pahalı bir kadın
Yani fahişe
Bilet kesmek girenler için
Ve çıkarlarken üstlerini aramak
Benden çaldıklarını görmek için
Pahalı bir kadın, yani fahişe
Bedelini istiyorum gülüşümün bile
goge su

yokuş yol’a

  
güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Muş – Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar
sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar
Muş – Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar
 
 

turgut Uyar

JI BO KAŞERÊ

tu ji laşê gulan yeko yeko jê bikî dirrehên wê
cihên te dirreh jê kirî wê yeko yeko xwîn jê bê
nebî tu cihên te dirreh jê kirî bişibînî beharekê
yan na li kurdistanê û li ser riya mûş-tetwanê cihek wê xwîn jê bê
li ser riya mûş-tetwanê tu baweriya xwe bînî bi gulan û dewletê
wê xwîn ji nijdevananan bê wê xwîn ji serbazên çek û rextê wan xerab bê
tu delaleke havînan î, pelên te tirş in, ger tu xwe bişoyî li nav avê
wê dilê pirteqalê bişke, wê tûtin şerm bike, wê xwîn ji hejîran bê
li ser riyekê destê me di destê hev em ê biçin, ger tu aciz bibî rojekê
li ser wê riyê
wê xwîn ji şahan û mûşan bê, wê xwîn ji darulbedayiyan bê
êvara te çi ye rojeke li ser riya mûş-tetwanê
li wir her tim xwîn ji giya û giya û xamabûnan tê
li ser riyeke ku destê me di dest hev de em diçin ger tu gav bi gav mezin
bibî
di dilê min de cihekî gelekî vemayî, gelekî kevn wê xwîn jê bê
Wergêran: Osman Mehmed

turgut Uyar

Şeffaf Sandık’tan
9 Mayıs 2012
Okuduğum ilk Turgut Uyar şiiriydi bu; sürekli cepte taşınan, ama hangi kapıya uyacağı önceden
bilinmeyen bir anahtar, Azer’in “buharlı maymuncuk” dediği cinsten bir araç, yaban sümbüllerini
(sümbülteber), neredeyse topraktan hiç ayırmadan, canlarına can katarcasına bir hamlede kesip
toplayan bir orak (teber)... Dünyaya dayanmanın (dünya sözcüğü sanki dayanmak fiilinden türemiş
gibi) ve sonsuza varmanın hem organik (kırlar, kuşlar) hem inorganik (maden) yolu... Orhan Koçak’ın
Turgut Uyar okumasının da iyice görünür hale getirdiği bir kör nokta: “Gözleri” maden....
Kırlardan Geliyorlar
kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber
elbette kırlardan kırlardan gelecekler
başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri
söyleyin nasıl dayanılır dükkânlara depolara
bu katran kokusu başka türlü nasıl geçer
sonsuza varmadan bir önceyiz sanki
-o sayının da bir adı vardı unuttumher şey öyle saydam öyle madensel
kapıların kilitleri açık ve herkes uykusuz
hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber
eskiden şaşardık bazı şeylerin yokluğuna
artık bu yokları var etmeyi usladık
ağaçları budadık ormandan balıkları tuttuk denizden
hani bazı açılmaz sanılan kapıları omuzladık
çünkü herkesin elinde bir saat bir sümbülteber
hey koca dünya nasıl avucumuzdasın
nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden
çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin
elbette kırlardan gelecekler kırlardan
kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber
ey güzelim sümbül ve teber ey canım
gördüğüm sanki o değildi
sanki kuşlar albümünden bir maden
“Kayayı Delen İncir” – Büyük Saat, s. 566

“Edirnekapı’ya, Edirnekapı’dan girilirdi, ya da çıkılırsa, Edirnekapı’dan çıkılırdı. Sonrası boydan
boya Trakya!.. O zaman kapıydı, gerçek bir kapıydı, sürgüleri bile üstünde, belki de bana öyle gelirdi.
Sürgüleri akşamları sürülen, dövme bakır bir kapı. Mihrimah Sultan’ın incecik minaresi ile karşı
karşıya. Yine var o kapı, yine var da, artık bir kapı gibi değil, bir gedik gibi, bir oyuk gibi.”
“Son söz: Edirnekapı’yı çağsal gereksinimlere uydurmak amacıyla parçaladılar, böldüler, genişlettiler,
oradaki sekiz-on bölümü bir alana indirgediler. Evler yıkıldı, yenileri yapıldı. İyi de ettiler. Dünyaya
her gün bir takım yeni insanlar gelmekte. Yer gerek hepsine. Dünyanın, sivil yapısı korunacak bir
mekân olmadığı anlaşılmalıdır artık. Tarihsel görünümler, kutsal güzellikler bir sınıfsal aldatmacadır.
Dünyaya her yeni gelene bir yer! Her yerde! Edirnekapı’da bile!” (“Vaiz Sokak” – Korkulu Ustalık, s.
421, s. 423)
Hakan Atay

s     o     k    a        ğ         ı        n        z        r       a          p         o        r           u            
 
 
                                  

b u z d a ğ ı n ı n ö t e s i ( ıı )
dünya sokaklarında bir gezgin ve 51.şehrin
hikayesi..komünist mustafa’ ile söyleşi..

çocuklar için faşizm

çocuklar da anlayabilir
dayak yemektir serseri bir babadan
karanlık odaya kapatılmaktır
hakkını istemekte direttiğin zaman
üvey ana, yarı güleç öksüze
sabunlu eliyle tokadı yapıştırır
henüz yaslıdır çocuk henüz dayanıksızdır
yıldırmaktır amaç esir etmektir
çocuk faşizmi yanağında tanır
onlar niçin böyle çirkin olurlar
bir tek güzel faşist yaşamamıştır
anlamlı sorulardır bunlar çocuklar size
okullar bu dersi öğretmiyorlar
nerde bir kuvvet birikmişse haksız
nerde bir zartzurt ya da cartcurt
nerde elimizden kapılmışsa ekmek
işte çocuklar faşizm ordadır
hepimiz elele tutuşmalıyız
korkmadan yürümek için gecenin ötesine
güneş nasıl olsa doğacaktır
horozlar ötmeye başlar başlamaz
ergin günçe
sokağın poetikası...:
seninle ilk karşılaştığımızda hep bir yerlere gitmek istiyordun . başka şehirler başka sokaklar diyordun . son
görüştüğümüzde yine aynı planlar..
sence gitmek için plana gerek var mı.sokakta plan olur mu ..ve neden gitmek..
mustafa:
- eskiden planı başkaları kurardı. ben kurulan planda plansız kaçardım polisten ordan buradan. ve giderdim .şimdi ise
planı kuranda benim kendimi yola çıkaran da ben.
yaşam zaten başlı başına plansızlık değil midir.. bir plan var o da bizim planımız değil..

sokağın poetikası...:
burada bi parantez.. valter benjamin ‘ in bir sözü var .
(bir şey var ki ancak ölümle telafi edilebilir
on beşimizdeyken kaçmamış olmak. )
sanki bu sözü doğrulamak için yaşıyor gibisin ve valter bejamin’in yüzünü kara çıkartmama çabası içindesin .. bu
çaba ne zamana kadar sürecek...
mustafa:
içimdeki ruhu kaybettiğim zamana kadar .. evet bir yolculuk daha düşlüyorum.
ve bunu mutlaka yapacağım. ölümüme de karar veren ben olacağım.
hiç ölüme otostop çekmeyi düşündün mü …
sokağın poetikası...:
ölüme otostop çekmek mi nasıl yani.. nasıl düşüneyim .ilk kez duyuyorum senden
ruh nereye gider peki. ölüme seni ne kadar taşıyabilir .. ne kadar uzaklara..
sen en iyisi şu ölümden devam et .açar mısın biraz şu ölüme otostopu….
mustafa:
ruh gidince ölüme otostop başlar bende .otostop bana göre bir iletişim
bir ulaşmışlık. kimi şeyhe kime müride. kimi başka başka şeylere.. kimi ise nirvanaya
ölüme otostop ise benim artık ruh ve enerjı boyutumun değişmesi…
yani hep kamyon taksi plakalarına çektik.. hiç kimse kendi arabasına otostop çekti mi..
işte benim arabam ölüm olacak ona otostop çekmek…
sokağın poetikası...:
peki bi de çok jeack kerouac . o da senin kafadan duydun mu..
yolda diye roman yazmış .beat kuşağından
mustafa:
valla duydum ama henüz okuyamadım..
sokağın poetikası...:
nirvanaya yaklaşınca ya da hep yollarda olunca
,,,,,,,,,,,,,neyse buna tekrar döneriz..
mustafa:
anlamadım
sokağın poetikası...:
sen şu hikayeyi bi anlatır mısın . kendi arabanıza otostopu.yani kendi babanın arabasına ..
mustafa:
asiliğim çocukluğumdan başladı. babamın arabasına sinyal çekmekle..
kim kendi babasına sokakta sinyal çeker ki..
beşiktaş stadının ışıklarında. kafa nirvana. beden neyzen..
ışıklarda arabalardan para istiyoruz sinyaldeyiz yani ..
bir araba gördüm. çok tanıdık bu araba dedim kendikendime ..
yani halüsinasyon bile bu kadar tanıdık bir olayı gösteremez ..
yani gerçek.. baktım babamın arabası.. babam arabadan çıktı.
ben camları kırmaya başladım. polis geldi :
-özür dilerim efendim bu çocuklardan çok çekiyoruz dedi..
polise dönüp o benim babam dedim.
polis ne halin varsa gör der gibi gitti.
baba ışık yandı ve gitti.
şimdi her ışık yandığında birileri gidiyor.
birileri duruyor. ama durma mesafesi çok kısa
ben de hep yollara gidiş ışığımı yaktım..
sokağın poetikası...:
peki o zaman baban da olsa fark etmiyor yani giden gidiyor..

mustafa:
öyle değil midir..
sokağın poetikası...:
gidenler ve gelenler değişiyor o kadar ..öyle mi sence de..
mustafa:
gelen benim için gelmiyor gidenlerle zaten bir tanışıklığım yok
aynen öyle
sokağın poetikası...:
babadan girdik madem . şöyle bir kısa yolculuk yapalım mı senin
geçmişine doğru o zaman .. yolu geri çevirebilirim biraz..
nedir seni ve babanı bu kadar birbirinizi tanımaz hale getiren.
nerde başladı serüven... ve ilk kaçış hikayen..
mustafa:
her çevriliş de bir yoldur
ilk durağa dönüş.
yaşamın..
mustafa:
ben çok iyi bir aileden geldim.
ve süper bir anne. bilgili donanımlı. karşı taraf güç baba..
her şey var elimde. ne istersem.. ama eksik olan bi şeyler de olanlarla devam ediyordu..
tamamlanamıyordu. ve babamın gelmediği günlerde hep kaçardım sokağa .
belki kimsenin görmediği şeyleri gördüm. silahlarla tanıştım. insanları nasıl susturduklarına şahit oldum . koskoca
emniyet müdürlerinin el pençe divan durduklarını gördüm. küçüktüm ama korkmuyordum.
sokağın poetikası...:
kaç yaşındaydın o zamanlar
mustafa:
10-11 yaşlarında filan..
sokağın poetikası...:
hımm daha 15 e çok var
sen benjamin’den önce davranmışsın yani..
mustafa:
ilk kaçışım
kendi mahallemde bir boş binaya . sonra sarıyer sahiline . sonra bakırköy..
sokağın poetikası...:
mekan istanbul değil sanırım önce.
yolculuk samsunda başlamadı mı.. ilk kaçış serüveni..
mustafa:
büyük kaçış orası. iyi bir okulda sigaraya başlamamla..
sokağın poetikası...:
benim tanıdığım sokak çocuklarının mardinli diyarbakırlı kürt çocukları ve ya romanlar.
sen ikisi de değilsin sanırım. senin derdin neydi samsun dan İstanbul a
zaten bahsettin biraz ama..
mustafa:
şimdi asıl aile İstanbul da idi zaten. anne baba.
sokağın poetikası...:
samsundan pek çıkmaz sokak çocuğu ve bu türden kaçışlar öyle değil mi ..
mustafa:
ben samsun da yatılı okulda idim o zamanlar .
sokağın poetikası...:
samsun da yatılı okul . ha evet o günlerden de bahsetmek lazım
bende sınavlarına girmiş ikinci sınavı kazanamamıştım..

mustafa:
gece baktığımda yollar görünüyordu. okul tepede idi. hep
bu arabalar nereye gidiyor nereden geliyor diye düşünür gece kalkar hep o yollara bakardım. farklı bir şey oluştu.
yatılı okulda serseri tabir ettiğimiz çocuklar abiler
kazan dairesinde sigara içerlerdi. beni aralarına almazlardı . ben de marlboro
içersem alırlar diyerek onlara sigara alırdım. ve beni aralarına aldılar . finansör oldum
ve sonra diğer alkol vs. vs .maddeler…
sokağın poetikası...:
isyana katılmak için gerekli koşulları hazırlamaya başladın yani..
mustafa:
aynen. altınbaş rakıyı ilk o zaman tanıdım.
sokağın poetikası...:
o zaman sen aralarına katıldın siz birlikte bi güç oldunuz…
peki daha önce bir güç değil miydin..
mustafa:
daha önce güç değildim. kendi düşleri etrafında dolanan yolları sokakları düşünen biri idim.
sokağın poetikası...:
neden kazan dairesinde.. toplanıp gizli gizli..
mustafa:
nedeni . gizli yer olması evet.
sence özgürlük de öyle midir ..
gizlilik mi gerektirir yoksa bu yasaklanmayla mı alakalı.düşlerin yasaklanması vs..
mustafa:
bunların yanına çıkamıyorsam. bişeyler yapmam lazım diyerek onlara karıştım.
ve artık onları yönetmeye başladım. ve borç para verir faiziyle geri alırdım.
5 defa disiplin cezası yedim. ama kimse okuldan atmaya cesaret edemedi.
din dersine hiç girmedim. hocaların bir çoğu sevmezdi beni. çünkü müdürden
torpilim vardı. hatırlarsan izmir’de de öyleydi.. yani nere gitsem bir torpil çıkıyordu
bana. ben istemeden ama..
sokağın poetikası...:
izmir ‘e sonra gelelim istersen. daha 11-15 yaş arasındayız. hızlı gitmeyelim .vaktimiz çok.. benim merak ettiğim bi şey
var. sen dedin ya marllboroyu
aldım içlerine girdim sonra yönetmeye başladım . nasıl bi yönetimdi bu .
sizi yönetenlerin yönetim biçiminden farkı neydi ..
mustafa:
fark yoktu hiç..
sokağın poetikası...:
peki bir yönetim varken neden başka bir yönetime gerek duyulur sence ..
mustafa:
bizi yönetenlere karşı güçlü olmak . etraf oluşturmak ve yemeğin en güzelini yemek için elbet..
sokağın poetikası...:
bir güç birliği diyelim o zaman . direnme gücü mü yani..
mustafa:
abilerimiz beni yok yazmazdı . ziyaretçiler dizisini izleyebilirdim.
erken yatmazdım . çoraplarımı başkasına yıkatırdım. çantamı başkası taşırdı . gezerken
10.15 kişi gezerdik ve liderdim..
sokağın poetikası...:
anladım
mustafa:
insanları kendi biçimimle yönetmek. hoşuma gidiyordu . babadan geçti bu özenti belki de..
sokağın poetikası...:
bir insan birine neden çorabını yıkatır . bunda bi sakatlık yok mu..

mustafa:
yok.
sokağın poetikası...:
lider olmakla mı ilgili..
mustafa:
o dönem yok.
sokağın poetikası...:
tabii farkındayım. o zamanlar geçerli tüm bunlar.
mustafa:
benim çorabımı yıkadığı zaman, en azından onun da başkalarına karşı gücü oluşuyordu. arada bir etrafımda
bulunuyordu bunun için . ..
sokağın poetikası...:
daha çorapların bütün gün ayaklarda kalmaktan sıkıldığı ayakların nefes almadığı günlere gelmedik oraya da
geleceğiz . anlıyorum..
mustafa:
işte ben insanları böyle böyle tanıdım..
sokağın poetikası...:
senin çorabını yıkamak seninle gezmek bir çeşit kabul görme onay durumu yani
mustafa:
onlar için bir zevk mi ne ise. evet bu doğru cümle. hepside namaz kılardı.
sokağın poetikası...:
itaat tamdı yani. zorunlu muydu peki namaz kılmak..
mustafa:
düşünsene şarap içiyorum . kadehimi doldurup ben namazımı eda edip geleyim derdim.
sokağın poetikası...:
baskı var mıydı peki çocukların üstünde..
mustafa:
baskı yok ama .zaten gücüm var bu başlı başına bir baskı değil mi..
sokağın poetikası...:
sen şaraba takılıyordun yine. içeride mi .dışarıda mı. yani kazan dairesi faal mi hala..
mustafa:
hem para hem etraf . hem giyim kuşam .okul dışarıda öyle para pul sökmez. kılık kıyafet de sökmez . taktikler
değişir. akıl mantık sokakta geçerli ve taktik olarak en cüsselileri yanında bulundurursun. aptal olanları ama
bedeni olanı..
sokağın poetikası...:
evet sokağın gücü.. hayal gücüyle birleşiyor öyle değil mi ..
güce karşı güç var yine de..
mustafa:
aynen .
sokağın poetikası...:
var olmak ayakta kalmak için .
mustafa:
öyle ayakta değil.. sokakta kalabilmek yaşayabilmek için.
sokağın poetikası...:
sokakta daha çok mu güce ihtiyaç var peki. ayakta durabilmek var olabilmek varoluşunu sürdürebilmek için . daha
fazla hayat bilgisine mi diyelim.
mustafa:
kesinlikle sokakta daha fazla güce gerek var. daha fazla bilgiye. sokağın bilgisine
çünkü sokakta herkesle mücadele ediyorsun. legal illegal resmi ve resmi olmayanlarla.
çünkü sokak paylaşılmış. yer edinmek ve sokakta var olmak adına ve aynı zamanda kendi bölge sınırlarını korumak
adına. bilgi ve pratik zeka ve acımasızlık .acımasız da olmak zorundasın.
sokağın poetikası...:
sokakta var olabilmek için .. acımasız da olmak gerek yani.. çünkü orada var olma koşulları acımasız.

mustafa:
olabilir dediğin anda bir olay için .işte orda sıçarsın .olmayacak yada olacak.. acımasızlığı sevgi ile karşılayamazsın
sokağın poetikası...:
seni yaşatmıyorlar nefes aldırmıyorlar öyle değil mi..
mustafa:
daha çok acımasızlıkla karşılarsın yani..
sokağın poetikası...:
bir filmde şöyle bir söz vardı filmin girişindeydi sanırım jean baudrillard diye bir filozofun sözü “ bir kötülükle
mücadele etmek için daha fazla kötülükle cevap vermek durumundasın,, öyle bi şey mi bu…
mustafa:
kesinlikle aynen öyle.. oksijenin bile bu kadar pahalı olduğunu orda öğreniyorsun. her gece ne yaşayacağını nerede
dayak yiyeceğini yada nerede tecavüz olayını yaşayacağını bilemezsin. kötülüğe daha fazla kötülükle cevap vermek..
sokağın poetikası...:
güce güçle kötülüğe kötülükle karşı koyarsan güç ve kötülük halen sürüyor olmaz mı peki.. yani aynı dili konuşmak
zorunda kalmak…ya da tercih etmek..
mustafa:
sokaklara karışmasalar aslında hiç bi şey olmaz.
ilk şiddeti her zaman devlet kullanıyor zaten öyle değil mi..
sokağın poetikası...:
evet oraya gelelim .şiddetin kaynağına .öncesi aile mi
şiddetin okulda öğretmenler anneler babalar vs.
mustafa:
tüm bunların hepsi biraz polise benzemiyor mu .bi düşünsene..
polisin şiddetinden kaçan çocuk daha büyük bir şiddetle karşılaşıyor..
sonra psikologlar bu çocuklar ailelerinden şiddet yüzünden kaçtı diyorlar.bu büyük bir yanılma şiddet var
olduğumuzda doğduğumuzda başlıyor . ilk şiddet kıçımıza tokat atmakla mesela yaşıyor mu yaşamıyor mu .sesi var
mı yok mu ..
sokağın poetikası...:
evet
oralara kadar gider yaşamın ilk kaynağına.doğaya.
mustafa:
sonra aile öğretmen vs.. sırayla gidiyor
sokağın poetikası...:
doğaya bu başka bişey ama . biri pozitif mi desek zaten doğal olan yani. diğeri ise uygulanmazsa yerine bir şey
konulabilecek olan şiddet yani baba çocuğunu dövmese polis seni dövmese olur..olabilir mümkün değil mi bu..
mustafa:
belki diğer çocuklar için geçerli neden olabilir ama.
sokağın poetikası...:
polisin başka bir dili olamaz mı..
babaların başka bir dili..
mustafa:
bir şekilde korkutulduk. masallarımızda cinler periler sonra babalar polisler zincirleme giderler. dil konusuna
gelince baba ile polisin dili aynı zaten..
toplumun dili de aynı . burada çocuğun dili yok.
sokağın poetikası...:
bir şiirinde şöyle diyor ergin günçe . “çocuk faşizmi yanağında tanır ,,
mustafa:
doğru. konuşamayan çocuk sokağa haykırıyor. sokağa kusuyor.
sokağın poetikası...:
yani faşizm taa oralardan mı başlıyor..
mustafa:
elbet . belki de en demokratik olan yer yine sokaklar.

sokağın poetikası...:
tokatın kimin yanağına kimin attığının ne önemi var ki .öyle değil mi ..
baba polis devlet..
mustafa:
faşizmle mücadele ediyon .çocuk içinde bu böyle . büyükler için de.
sokağın poetikası...:
evet bu büyüklükle büyümeyle ilgili değil devreden bi durum sanki
devlet şiddet hep devrediyor durmadan..
mustafa:
aslında bir başkasının faşizmi içinde ezilmektense bilinçsizce de olsa çocuklar kendi faşizmini üretiyor kime karşı yine
onlara faşistçe yaklaşanlara karşı.
sokağın poetikası...:
evet bu sıradan faşizm olmuyor mu yine. var olmak için uygulanan faşizm
hepsi aynı bence . çocuğun çocuğa uyguladığı faşizmde çocuk elbet faşizm olduğunun bilincinde olmadan habersizce
uyguluyor bunu haklısın..
mustafa:
bunun bir kavram olarak faşizm olduğundan habersiz ama
sokağın poetikası...:
evet zaten yaklaşık olarak onu söylemeye çalışmıştım ben de.. sokakta var olmanın bir biçimi olarak bir başka dil
bulunamadığı zamanlarda geçerli bu..
mustafa:
ben ne zaman kavradım işte o zaman . gözaltına farklı nedenlerden dolayı alındım
ne zaman kitap okudum aç kaldım. sokak çocuğundan da devrimci olur muymuş diye dalga geçtiler polisler. ben
de onlar devrimcileri sevmiyor diye devrimci olmaya çalıştım. bilinçsizce olsa bu sonra bilince çıkardım tabi .
gözümün önünde polise biri taş atsa bende atardım..
sokağın poetikası...:
zaten hep göz önünde değil miydi her şey …
evet ama ben sadece gıcık olduğum için taş atardım.
sokağın poetikası...:
bu bir refleks.grup dinamiği dayanışma dili değil mi..
mustafa:
dayanışma ortak dilden çıkar.
ama benim derdim başka sadece gıcıktım polise.. diğerleri ise bir bilinçle taş atarlardı.
sokağın poetikası...:
evet anlıyorum. sen ne zaman devrimci olmaya karar verdin peki..
birileriyle mi karşılaştın sokakta . taş atmaya gelicez yine unutma..
yani bilinç değişikliği okumayla mı başladı . sinemaya mı gittin. ne yaptın..
mustafa:
aslında her şey annemle başladı.bana her şeyi o öğretti. onun benim için mücadelesi burada çok kişiye esin kaynağı
oldu. okuyan bilgili bir kadındı. ama sokakta öğrendim devrimcileri. kimsenin ulaşamadığı yazarlara ben
ulaşırdım.sokakta karşılaşır ve sorunlarımı paylaşırdım.ulaştığım o insanlarla konuşa konuşa bana kitap vere vere bu
hale geldim. ee sana geldiğimde de senden de öğrendim.
sokağın poetikası...:
eyvallah . ben de daha çocuğunu sizlerden sokaktaki çocuklardan öğrendim.daha oralara gelmeyelim on beş
öncesindeyiz hala..neyse..
sokağın poetikası...:
annen senin için çok değerliymiş. ve halen de öyle..
mustafa:
aynen öyleydi annem .evet hala..
sokağın poetikası...:
anne ile sokak arasında kalmak çok zor olsa gerek

mustafa:
annem biraz hippiydi.. hippi bir kadındı. elele tutuşur delilik yapardık beyoğlu’nda.
bir çok tanıdık arkadaşı vardı. şair orhan alkaya mesela.. cezmi ersöz ve daha adlarını bilmediğim yazar çizer tayfası..
yani bunlar bir tesadüf değildi belki evet var
sokağın poetikası...:
orhan alkaya evet benim de arkadaşım.
sokağın poetikası...:
can baba var bi de senin daha önce bahsettiğin onunla ilgili de çok anıların olmalı
paylaşmak istersen ..
mustafa:
evet var can baba ile ilgili..
mustafa:
yalnız burda duralım. daha meksika bolivya tayland yunanistan maceralarım var.
sokağın poetikası...:
51.şehrin hikayesi var. adıyaman var. menzil var .o güneşin doğuşu vs...
mustafa:
izmir ,antalya, datça , konya ,mevlana vs.
şimdi şehir kalmadı..
sokağın poetikası...:
devlet memurluğu var.
zeki müren parkında yatıp sokak çocuklarıyla ilgili konferansa katıldığın hikaye..
mustafa:
reddedişlerim..tiyatro.ankara süleyman demirel .mesut yılmaz ile görüşmeler..
ve umay umay,,,,,,,,,,,,,,,,,,
sokağın poetikası...:
aklımda..
sürecek…

SOKAĞIN YAŞLARI
Yokluğun güzlerime doluyor sessizce.
Sen giderken susmuştum ya sana:
“Hayır, dur! Dudaklarına beni koy,
Ama veda koyma.”
Diye…
Ardına bakmayışların şiir oldu gecelerimi titreterek
Çünkü gözlerini gölgelemek istemezdi mısralarım.
Zaten adımların gölgelemişti renkleri sen giderken;
Gözlerinin denizine aldanmıştım
Üşüyerek…
Nefesinin sonbahar koktuğu yarınsız dünlerde
Bir keşkeye bilenmişti kanatlarım.
Uçurumlarından beni iterken
Atlayacağımı biliyor muydu sahi,
Saçlarına bağladığım o kadim rüzgarların?
Şimdi bulutlarımı diktiğim akşamüstünde
Sokaklara dokunuyor kalabalık yağmurlarım.
Başka bir rüyada uyudum dün gece, tenin saltanatı bitene kadar.
Soluksuz (misafir) kadınların yüzünde konaklıyorum hep
Azar azar…
Ve yürüyorum gökyüzünü ardımda bırakana dek
Tanrı’ya uzanıyor yolum ve perdesiz karanlığım.
Herkes bu sokakta birbirinden ne denli uzaksa
Ben de sana o kadar uzaksızım;
Sana bir tek !
Yine yağmur kaldırıyor başını unutuluşlara
Ve yine sırrını dönüp gidiyor bakışlarındaki mühürüm.
Sakın korkma, yağmur sussa da kendime yağarım birazdan
Yavaş yavaş sokağın yaşlarında kaybolur hayali ölümüm,
Hiç kimse duymadan, duasızca.
Buse çetin

Cartagena
Her rüzgarın inandığı bir gerçek vardı ışıklı tepede asılı.Bir
zamanla bilenmiş düşlerin her birinin biraz umut dilendiği
başka zamanlardan kalma.Biz bilmezdik.Ama bilseydik,belki
tüm yalanlarımıza tövbe ederdik Cartagenanın saçlarını rüzgara
dolayan yıldızlı bir sabahta.Her sayıklanan isme sen derdik
hiç kirletmeden düşlerimizi.Kaldırımlara yüz bulayan gölgelere
daldığımızda bakamadık gerçek gözlere konuşurken.Cartagenanın
bir söyleyeceği vardı gözlerinde dolu.Suskunlukla beklenen
bir eski şarkıydı yağmuru.Bana sen kokan yağmur yorgun,ve
tedirgin yaşama.Boşvermiş yada sadece.Sakın söyleme.Akşam
sefalarından saklamalıyız tüm yağmur seslerini.Korkmasınlar.
Tebessümlerine yağıyordu şimdi bu karanlık ara sokağın.
Sonralarına sorduğu karanlık pencerelerden düşmüştü.En güzel
onlara vermiştim korkusuzca sırları.Sarhoşluğuyla silik bir gölgenin
getirdiği masalın,dans etmiştik ışıkları yanmayan evleriyle
cartagenanın.Her biri için tekrar dilerdik gerçekleri.Halbuki ikimz
hayali bile bir akşamüstüne hapsolmuştu.Saat geceden daha
karanlık bir geceye vurmuştu.Sadece bir düştük;düşmeden
bulutsuz,yıldızsız,rüyasız göğümüzden henüz.Sonra gerçek olduk.
Suskunlukla beklenen eski yağmurlarla doğduk.Kimdim aslında
korkarım sormaya sokaklara.Çünkü bilirim ya,sokakların da
beklediği başka yağmurlarvar.Kimin düşüyken söylemeliyim her
şeyi bir başka gerçek düşmeden… Düşmeden sahnedeki son
sözcüğün nefesi ve kapanmadan perdesi.Yalnızlığın değilse,kimin
Cartagena kaldırımdaki bu ayak sesi… ?
Yangın Mavisi
Sus çocuk! Dedi genç kadın.Dikkat et sözlerine.Çocuk başını eğdi.
Bakmadı bir daha gözlerine.Yağmur bildik bir sohbet içindeydi
gelmiyen kışla.Takvim yaprak dökmüştü ağaçlarla bir.Her birinin
dilinde yağmur kokan bir şiir.Özgürlüğünün bedelini çantasına
koyamazdı.Anlatsa inanmazdı.Genç kadın gözlerini kapadı.Zaman
bir kelebekti yangın mavisi.Kül ederdi konup geçtiği baharları.
Gelmeyen baharları beklemek güzeldi.Yıldızları henüz düşmüş
güneşli sabahları.Tok bir kahkaha atardı kapı yalnızlığımıza.Kim o
sorusuna kopan alkıştı yalanlar.Benin derdik.Biz kimdik?Zaten bir
beklemiyor muyduk gelmesini yazların?Kimdik beklemekten başka
sıcakları?Kapıdaydık.Beklenen yaz mıydık?Resmini çizemediğimiz
bir hıdırellez gecesi gül dallarına bağlamıştık zamanı.Birken
iki olmamıştı ne kadar beklesek ömür.Kimdik biz zaman
mıydık?Selamsız geçiyorduk hayattan.Her gün ve gece aynı
yollardan dönyorduk yaşanmışlıklara.Döndük.Kim o? dedi ses. Hiç
kimse.Hayata çizebildiklerimiz bizdik sadece.Çizebilmek için özgür
olmalıydık.Özgür olduğumuz kadar yalnızdık.Bu yüzden sus! dedi
denç kadın.Dikkat et ded sözlerine.Çocuk özgürlük demişti çünkü.
Özgürlük ağırdı.Kadının bir adı ve bir resmi vardı.Bu yüzden Sus!
dedi.Titremişti sesi.Çantasını aldı ve yapabileceği her şeyle birlikte
gitti.Köşeyi dönerken bir kedi miyavladı.Yağmur durmamıştı.Çocuk
hala herkes kadar hiç kimse,kadın hala kimse kadar yalnızdı…
Afranur Şimşek

sevdaluk a.ş.(k) sunar!
duyduk deyin, duymadık demeyin: garantili aşklar vaat ediyoruz: aşklarınıza,
sevdalarınıza sigorta yapıyoruz. maksat siz keyfinize bakın, riskleri (ve paranızın
ufak bir kısmını bize bırakın!) 
firmamızın işi-gücü, sevgili çiftlere telkin, teskin, baş etme, kafa bulma, kafa
atma gibi meziyetler kazandırmaktır. riskleri biz alalım, sevgililer olarak siz
keyfinize bakın. keyif bozulasıya kadar, sizlere daha uzun zaman bırakmış
oluyoruz böylece.
platonik olduğu kanıtlanmış aşklar en az risk grubundadır, bu sebeple en düşük
tarife uygulanır. evlilikte de devam eden aşklar kapsam dışındadır.
kasti olarak yapılan ve kırma-dökmeyle sonuçlanan davranışlar durumunda
sigorta tedavülden kalkma hakkını saklı ve gizli tutmama hakkına sahiptir.
hile yok, hurdaya çıkmış aşkları uygun fiyata devralıp bir öyküye yahut şiire,
yahut filme dönüştürme, bir yerinden katma sözü veriyoruz. bizde yamuk olmaz!
içiniz rahat, sevgiliniz yanınızda olsun.
detaylar için telgraf çekiniz!
karacamurat

sevdaluk a.ş.(k) özel ve tüzel müdürü

yaşamak
düzenin
öğretilerini
kusmakla
başlar
cemil gök

aşk ve hürriyet manifestosu
doğrudan demokrasi kolektifi,
parti programlarına,devlet politikalarına,tüzüklere,yasalara,yasaklara,normlara,doktor tavsiyelerine,baba nasihatlerine
uymayan/uyamayan ;
her zır deliyi,çılgın aşığı,yaramaz bebeği,kaçık filozofu,başsız örgütlenmeyi,mülhit dervişi,’’uğursuz’’kara kedileri,asi
kargaları,evden kaçan/kaçmaya yeltenen çocukları ve gençleri,yürek diliyle konuşan dilsizleri,şirinleri ,şarkılarıyla
ve kemanıyla gömülen çingeneleri,entelektüel şizofrenleri,düzen bozguncusu göçebeleri,mülksüzleri,eşcinselleri,t
ravestileri,paris kanalizasyonlarında yaşayan sekiz milyon fareyi,hiçbir kafese tel örgüye alışamayan,sığmayan esir
canlı türlerini,firar eden filleri,pink floyd, beatles,nirvana bestelerini,geronimo’yu,devletsiz kavimleri,sahte güzellikleri
bozan doğal çirkinlikleri,kızgın obezleri,asimetrikleri,özgür ruhlu ihtiyarları,karaşın kürtleri,latin amerikalı komünist
rahipleri,melankolizmine rağmen müslüm gürsesi,kazım koyuncuları,ömrünü kedilere adayan ismini bilmediğim iyi
kalpli teyzeleri,balkonlarımıza sıçan güzel güvercinleri,nudistleri,fahişeleri,engellileri,markaların reklamların bankaların
modernistlerin köhnemiş geleneklerinin bulaşmadığı tüm vahşileri,yüreğinde özgür bir dünya düşü taşıyan anarşistleri
doğal müttefiki,öncüsü,yoldaşı sayar..
doğrudan demokrasi kolektifi, ağzından şehvet salyaları akan tacizcileri,tecavüzcüleri,sömürgecileri,paraya tapan rezil
kişilikleri,şöhret servet tahakküm sevdalısı beyinleri,ispiyoncuları,yalancıları,ikiyüzlüleri,narsisistleri,kariyeristleri,imajpe
restleri,zehir saçan aç gözlü kapitalistleri,doğayı kirleten fabrikaları,gdo’lu ürünleri,kalbsiz avcıları,silah ve petrol tüccarl
arı,borsacıları,kanserojen maddeleri(o maddeleri üreten zihniyetleri),islamofobikleri,islamofaşistleri,şovenistleri,paranın
ve saltanatın envai çeşit türevlerini reddeder ve onlara karşı mücadele verir
doğrudan demokrasi kolektifi, özgürlük alternatiflerinin hürce doğduğu,üretildiği,geliştiği çok renkli ve çok ritimli
harmonilerin iç içe geçtiği,tüm doğal akışların kesiştiği,bin bir çeşit ırmağın/nehrin karıştığı,coşkuyla akan yaşam
şalelerinin anarşik kardeşliğidir.
sonsuzca esen rüzgarların,kara deliklerin,gezegenlerin,tanrıçaların,gökkuşaklarının,rüyaların,aşıkların,kızılderililerin ve
şiirlerin izinden gider.
düzen ötesi bambaşka dünyalara uzanmak,hürriyeti şimdiye taşımak için ;
el ele yürek yüreğe verelim !

fırat karaşın
:https://www.facebook.com/DogrudanDemokrasiKolektifi
blog:http://dogrudandemokrasikolektifi.blogspot.com/

1- bir sokak dervişi
neden dışarda yaşadıklarımızı,fakirliği pis bir yaşamı tercih ettiğimizi soruyorlar.bense şunu soruyorum.hangi konfor,lüks ve şatafat
gökyüzünde asılı yıldızlardan daha parlak,daha cezb edici,daha görkemlidir ?
hangi yastık yorgan mis kokulu çimenlikler kadar rahat,ağaçların verdiği sakinlik benzeri huzur ve huşu vericidir.
tüm ömrünüzü çürüyüp bozulan mobilyaları almak,hormonlu yiyecekler yemek,markaların peşinden harcamak kendinize haksızlık
değil mi?
dost sufilerin dediği gibi siz mülke değil,mülk size sahip olur.benimse bedenim dahil hiçbir malım ve mülküm yok.allaha ve doğaya
aitim.
beni doğuran göksancılarına müteşekkür,beni yaratan özgürlük kudretine,ilahsız aşka kulum.kulluğum köleliğim değil hiçliğimdir!
bazen kainatın doğal harmonisi ile kendiğinden sarhoş düşerim,
bazen de ehli hak misali şarabın ve haşhaşın muhabbeti ve ibadeti ile mest olurum.
param,pulum,malım,mülküm yok.kariyere,karizmaya iktidarlara ihtiyaç duymuyorum.ben tenimi ısıtan güneşe,terimi döktüren yokuş
yollara,yağmura ve tüm bunları devindiren aşka ve kaosa aitim.
düzenin sizi hasta ettiğini,değersizleştirdiğini,çürüttüğünü görmüyor musunuz? butun bu ilaçlar,depresyonlar,magazin
programları,barlar,cafeler ve evler mezarlarınız fark etmiyor musunuz?
muhabbeti,merhameti ve hürriyeti unutalı
kör kuyulara düştünüz,girdablara kapıldınız.
asıl yoksulun siz oldugunu bilmiyor musunuz?
aklınızı kaybettiğinizden eminim artık
ama korkum şu ki;
hırslarınız,kibrinize köleliğiniz
kalbinizi ve vicdanınızı da kuruttu
tüketti yok etti.
inceliğinizin,temizliğinizin ve güzelliğinizin ardındaki sahteliği
çirkinliği ve pisliği hissedin !
tv’lerin,devletlerin,ailelerin size öğrettikleri yalan.
kötülüğü örten zarif bir işbirliği içinde toplum.
ve bu gösteri ve tüketim çukurlarında
tüm lanetlenmişliğimle,kovulmuşluğumla
ezberlerinizi bozmaya
sizi rahatsız etmeye devam edeceğim.
yavaş,sakin,duru ve hür hayatımla
işte burdayım,sokaktayım !
ben evsiz mülksüz
hakiki bir dervişim !
2. istememeyi istemek !
koşmak istiyorum fütursuzca,sınırsızca ve çizgisizce.
yürümek istiyorum,yola yoldaş olmak
işin aslı yol olup yolsuzca evrene uzanmak,diğer yollara ruhlara dolanmak istiyorum!
yaşamak istiyorum.allah’ı,kainatı,kendimi,öte benliklerimi,seni,
tüm kuşları,rüzgarları yaşamak.
haykırmak istiyorum.coşku ve mutlulukla! bazen öfke ama çokça sevinç ile.çığlıklaşmak,çığlık olmak.bağıra bağıra susmak!
nakış nakış sükut etmek,dinginlikte,sessizlikte yeni yaşamlar keşf etmek..
ölmek istiyorum.hayırlısı ile.
öte yerden doğarak.bir başka varlıkta yeşererek.
dünya ötesi alemlerde filizlenerek .ölümün yaşamla,gecenin gündüzle kardeşliğini bilerek..
mistik mağaralara çekilmek,benötesi dünyalarla bütünleşmek
ve bir mülhit gibi gezdikçe hürleşmek,hiçleşmek,biricikleşmek istiyorum.
kendimleştikçe büyümek,büyüdükçe bir zerrede küçülmek istiyorum.
dünya hayatına,dünya anlamına sığmamak istiyorum..
dokunmak istiyorum başka hallere,renkli tuvallere,en içteki hakikatlere..
sevişmek istiyorum heyecanla.öncesiz ve sonrasız naif bir yabanilikle.
ve geldiğim gibi gitmek,gelmeden gitmeden
uzaksız,yakınsız ve zamansız bir ana karışmak..
ben istememeyi istiyorum
fırat karaşın

bir şiirin son dizesi

burada sabah akşam donmuş bir denizi taşlıyoruz
taşladıkça taşıyor deniz
çocuklar oyunda hile yapan arkadaşlarına
ceza olarak bir parça bu denizden veriyorlar
akasyalar ve barbunlar bir aradalar
ortaçağ anlatıları satıyor uzun yol şoförleri
mola yerlerinde…
durup ay’a bakıyor kediler ve köpekler
dolunay akşamları…
mardinli bir gece istiyor aşıklar haftaiçleri
ve haftasonları italyan rönesansı hakkında konuşuyorlar…
mahalle bakkalı yaşlı adam boyuna bir ağacı yontuyor
anlıyoruz ki aşk soyunan bir şehirdir
susuyoruz ve balkanlar ve ötelerinde yazılmış
bir şiiri söylüyoruz ege ağzıyla…
kadınlar geçen kıştan,
kardan sözediyor şiirin sonunda
biz anlıyoruz ki erimek eski bir şiirin son dizesidir
atları içeri çekiyorum ve üstünü onlarla örtüyorum
şimdi daha serin terliyorsun
bu iyi bir mevsim gibi geliyor sana
ben dolu vurmuş bir tarlada üstüm başım ay
bir filmde oynuyorum… seninle tanışmamışız daha!..
kalçalarını istiyorum denizi geçmek için.
  
doğan ergül

BİR ŞEY OLDU
Bir şey olduğu yoktu. Ki. Bir şey oldu. Attı kendini dışarı. Çoktandır koşuyormuşçasına soluk soluğa. Binanın kapısından çıkıp, bir an için durdu. Önünde uzanan
güzergâh olasılıklarını tarttı ve ileriye, dedi. Hareketlendi. Hızlı ancak telaşsız adımlarla başladı. Başladığım ne, sorusunu hiçe saydı, devam etti. Duramayabilirim, diye
düşündü. Varsın olsun, dedi. Bunca zaman durmuş olmamın değiştirmediklerini düşününce, varsın olsun. Caddenin karşısındaki durağa yaklaşana dek ayakları yürüme
eylemini sürdürürken, zihni konuşup durmuştu. Konuşmak mı? Hayır, mırıldanmak daha çok. Mırıltılarının arasına serpiştirdiği sevinç nidaları ise ayaklarına verilmiş
komut gibiydiler. Her nidaya daha hızlı, daha büyük bir adım. Durağa yaklaştı, durağı geçti. Geçtiğinde fark etti kadını. Geri döndü, dikkatle süzdü onu. Gidip yanına
oturdu neden sonra. Bildiği tek selamlama sözünü verdi kadına: Günaydın. Öğle saatlerinin çoktan sona ermiş olmasını sorun etmeyecek birine benziyordu. Haklıymış.
Kadın gülümsedi.
-

Dakikalar geçti, gelmedi, dedi gülümseyişin sonrasında.

-

Yeterince bekleyince geliyor, diye cevap verdi. Aylarca bekledim ben, beklediğimi bilmeden; beklemiş olduğumu ancak geldiğinde ayırt ederek.

Yürüyüşü gibi konuşması da kıpır kıpır. Zihni kıpır kıpır. Asıl kıpırtı ise başka bir yerde. Henüz bundan söz etmeye mahal yok ama.
- Otobüsü diyorum, diye müdahale etme gereği duydu duraktaki kadın.
-

Gelir, dedi kıpırtılı olan.

-

Neden döndün yolundan, diye sordu beriki. Aynı şeyi beklemediklerini fark etmiş gibiydi.

-

Anlatmaya, diye cevap verdi.

-

Ya gelirse, diyerek emin olmaya çalıştı kadın.

-

Gelsin, dedi kıpırtılı.

-

Anlat, dedi kadın.

Durağa başkaları gelip gittiler bu sırada. Kafa kafaya vermiş bu iki kadının yolcu almak için duran otobüsleri görmeden konuşmaya kapılışlarını göz ucuyla süzüp,
otobüslere binip gittiler.
Kıpırtılı söyledikçe, bekleyen kâh kafa sallayarak kâh itiraz jestleriyle eşlik ediyordu ona. Eyleyen ile kurgulayan. Söyleyen ile dinleyen. Dökülen ile toplayan. Kadın ile
kadın.
- Duramıyorum, dedi kıpırtılı.
-

Durma, diyerek yol verdi bekleyen. Ardından sordu:

-

Ne yapacaksın?

Kıpırtılı, durağa yanaşan otobüse baktı önce, sonra ıssız kaldırımıyla uzayan yola.
- İlerleyeceğim, diye cevap verdi. Sen ne yapacaksın, diye soruyu ekledi.
Bekleyen de otobüse baktı uzunca.
- Her an gelebilir, bekleyeceğim, dedi.
Dönüp birbirlerine baktılar.
- Zihninden dertliyim, dedi bekleyen.
Kıpırtılı güldü:
- Ben de senin kör umudundan, dedi.
Gülüştüler.
- Ayrılalım artık, dedi bekleyen. Unutma, asla söze dökülmeyecek o olan şey.
-

Unutmam, dedi kıpırtılı.

Vedalaştılar. Bekleyen kalkıp, kıpırtılının işaret ettiği yol boyunca yürümeye başladı. Önce ağır, sonra nidalara eşlik eden bir hızla. Kıpırtılı onun boş bıraktığı durakta
oturup, geliyor mu diye otobüsün yolunu gözlemeye başladı.
Melek Ekim Yıldız.


Related documents


hizli zayiflama yontemleri1865
tart ma
para kazanman n farkl yollar
rx1 hapi yan etki1013
rx1 hapi zararlari1830
mac ekran goruntusunu alin


Related keywords